Küçük rüya, büyük mânâ

Ragıp Karadayı

Tarih: 2017-11-24 / Hit: 74

 

KÜÇÜK RÜYA, BÜYÜK MÂNÂ
HİÇ BİR ŞEY BOŞUNA DEĞİL

Bir yaz sabahı çoluk çocuğu da alarak oldukça keyifli çıktık evden. Arabaya bindiğimiz gibi soluğu; babamın seneler öncesi imamlık yaptığı Çatalca’ya bağlı Yassıören köyünün mesire yerinde aldık. Çocuklar istirahat yerini hazırlarken ben de her zaman yaptığım gibi önce etrafı temizledim çerden çöpten. Hanım ne kadar da kızsa da; bu huyumdan vazgeçiremedi beni. Yerde bir poşet, suyu içilip atılmış bir pet, buruşturulup atılmış kâğıt parçası, her ne varsa, önüme çöp adına ne çıkarsa, ne bulursam alıp çöp kabına atmadan veya insanları rahatsız etmediği bir yere götürüp bırakmadan yapamıyorum. Neylersin ki huyum böyle; başka türlü rahat edemiyor, huzur bulamıyorum. Tek başıma da olsam; bunun ehemmiyetli bir vatadaşlık, millet, hatta insanlık vazifesi olduğuna inanıyorum.
Gittiğimiz yer; terkedilmiş bir askeri birlik sahasıydı. Çeşme, asırlık devasa ağaçlar, çayırlaşmış geniş çimenelik düzlük istirahat etmek için biçilmiş kaftandı bize göre. Hepsinden de mühimi insanlardan, motor gürültüsünden ırak tam bir sükunet yeri olmasıydı.
O gün etraf kâğıt, gazete ve poşetlerden geçilmiyordu. Üşenmeden, usanmadan ağaçlardan ırak, düzlük yerde topladım çöp olarak gördüğüm her şeyi. Böyle de bırakamazdım; bir rüzgârda yine etrafa dağılacak o güzelim yeri çöplüğe çevirecekti. Bunu bildiğim için; yakmaya karar verdim. Boş bidonlarla da çeşmeden su getirdim, yanıbaşına koydum. Kâğıtları tutuşturdum. İyice yanıp yok olmaları için başında beklemeye başladım. Yangının büyüyüp etrafına zarar vermesinden endişeliydim. Onun için ne kadar su bidonu varsa hepsini de doldurup yanıbaşımda hazır tutuyordum.
Küçük çobanın biri; tarifsiz bir neşe içinde, kuzucukları önünde, yanımızdan geçip yamaçlara tırmanmaya başladı. Çok geçmeden, yabani erik, armut, kızılcık ağaçlarının olduğu tepeye vardı.
Şehre yakın bu tabiat köşesi; her bakımdan insanın içini ferahlandırıyordu. Yağmurda ıslanmamak, güneşte fazla yanmamak için altına sığınılacak ağaçlar sayılmayacak kadar çoktu…
Serçeler, o daldan o dala konup konup kalkıyor, kelebekler, arılar çiçekten çiçeğe dolaşıyor, çimenlerde kuzucuklar koşuşuyordu. Böyle sevimli bir mekân görüp hiç heyacanlanmamak olur muydu?
Güneşin altın ışıkları; asırlık ağaçların zümrüt yaprakları arasından nazlı nazlı süzülüyordu. Ağaç kökleri kıvrım kıvrım sayısız kalın, ince urgan gibi uçurum kenarlarından dereye kadar uzanıyor, belli ki suya ulaşma gayretindeler. İrili ufaklı tepecikler böğürtlen çalılıklarıyla kaplı… Sulak yerler yeşil kadifeden halı gibi uzayıp gidiyor… Ilık bir rüzgâr hoş serinlik üfürüyor ufaktan ufaktan. Yanıbaşımızda ince bir su şırıltısı… Yer yer mavi ayna misali gölcükler oluşturmuş… kara balık görünümlü kurbağa yavruları, sarı kafalı su kuşları, serçeler, sığırcıklar konup konup kalkıyor, uzaktan yakından bülbül sesleri, bir martının hızla pike yapışı, leyleklerin gökyüzündeki birbiri ardınca dönüşleri… Bu harikulade canlılık, sıradan, boşuna yaratılmış şeyler değildi. İnsan gördüklerine, olup bitenlere şöyle bir eğilip kulak verse, incelese, tefekkür edip düşünse; çok şeylere vakıf olurdu elbette…
Kaynak suyu, etrafındaki sazlıklar, taşların arasından, köklerin dibinden daha kuvvetle fışkıran sarı mayıs çiçekleri insana keyif veriyor, bir hoş geliyordu. Oralarda temiz havayı teneffüs etmek, ızgara yakmak, açık havada aile efratınla yemek yemek, gönlünce kır gezisi yapmak, yorulunca oturmak ne güzeldi. Her taraftan hârikulâde sesler geliyor; kuşlar çığlık çığlığa ortalığı inletiyor. Her bir ağaç, nebat, hayvan, börtü böcek kendi lisanınca fısıldaşıyor bir birleriyle. Allı, morlu kır çiçekleri, türlü hoş kokular saçıyor, yıldız yıldız göz kırpıyorlar…
Sabah erkenden çıktığım bu kır yolculuğu; iç alemimde hoş fırtınalar estirmiş, sayısız hesaplara ve tefekkürlere sebep olmuştu. Tabiatla baş başa olmak bende tuhaf hâller meydana getiriyor, maneviyatı yüksek hisler uyandırıyordu mutlaka. Bu eşsiz güzelliklerin arasında insan tek başına, bir müddet tefekkür yaptıktan sonra, kendini birdenbire, farklı alemlerde buluveriyordu. Onun için o kadar yol kat edip gelmekten bıkmıyor, usanmıyorduk da. Temizlik, yerleşme, ızgarayı ve çer-çöpü yakma işlerimizi bitirdikten sonra gezintiye çıktım. Yine aynı hisler içinde yakınımızdaki tepede bir kaya parçasına çömeldim etrafımı seyrediyordum… Yassıören köyünün tarlaları, çayırları, bahçeleri ayağının altındaymış gibi görünüyordu. Bana; “bizi tanı, bizi oku, her şeyi doğru anla” der gibime geliyordu. Böyle garip hisler içindeyken, yakınımıza bir aile daha geldi. Harama, helâle fazla dikkat etmedikleri aşikârdı. Onlardan biri; çocuklarını top oynamaya bırakıp yürüyüşe çıktı. Yanımdan geçerken beni görüp selâm verdi. Böyle kırlık yerlerde âdet olduğu üzere, herkes çabucak ahbap olur ya, işte öyle bir hava oluştu. İlk defa görüştüğümüz bu davetsiz misafiri; beklenen bir dostumuz gibi yarı merak, yarı muhabbetle karşıladım… Selâm verilip alındı, hâl hatır sorulduktan sonra bana döndü:
- İsminiz!
- Ragıp Karadayı
- Ya öyle mi? Ben bu ismi tanıyorum da... nereden? Hiç de yabancı gelmiyor!
- !!!
Epey düşündü, kendini zorladı hatırlamak için. Benden de hiç yardım istemedi. Neden sonra:
- Yönetmen misin?
- Sayılır! Film işleriyle uğraşıyorum.
- Hah! İşte şimdi oldu. TGRT filmleri!
- Ya siz! Siz ne iş yapıyorsunuz?
- Yazarım… Falanca dergide… Kitaplarım da var…
- Demek meslektaşız
- Ben film milim işlerinden anlamam!
- Biz de anlamayız ama yapıyoruz! Ne yapacaksınız geçim meselesi!
- !!!
Epey konuştuk sağdan, soldan, dünya, Türkiye meselelerinden. Sohbetinden milliyetçi, muhafazakâr olduğu görünüyordu ama yaptığı işleri, sözleriyle hiç de paralel gitmiyordu. Tipik zamane insanı desek yeriydi. Mecburi bir araya gelişimizden dolayı yemekleri de beraber yedik. Ayrılırken arabamda olan kitaplardan hediye ettim. Oda kendi yazdığı bir kitabı hediye etti.
- Senin verdiğin kitapları tanıyorum. Onları bir albay mı ne yazmış! Her yerde bedava dağıtıyorlar. Müftüler, vaazlar, imamlar karşılar bunlara. Çoğu; eline almadığı gibi camilerin kütüphanesine bile sokmuyor! Cemaati da almamaya, okumamaya iknaya çalışıyorlar!
- Peki sen okudun mu?
- Alimlerimizin tavsiye etmediği şeyleri niçin okuyayım ki!
- İnsan merak etmez mi? Hatalarını, kusurlarını bulup bir daha karşına çıkacaklara: "Ben okudum, inceledim, şunları şunları tesbit ettim! Yanlış yoldasınız! Tövbe ediniz kardeşim!" demek varken "başkaları beyenmiyor ben de almam, okumam" demek sizin gibi okumuş, yazmış, aydın birine yakışır mı? Okuyup tahlil ettikten sonra fikrini söylemek daha şuurluca bir hareket olmaz mıydı? Entellektüel birine bu söylediklerin hiç yakıştıramadım doğrusu!
- Vaktimiz mi var be kardeşim?
- Dünya işlerine vakit buluyorsunuz, ahiret işlerine gelince...
- Karın doyurmuyor bunlar!
- Anlaşıldı! Bu verdiklerimi de okumayacaksan, bir köşeye atacaksan ver, ziyan olmasın! Okuyan birine veririm!
- Al senin olsun! Bu da benim yazdığım... kitap gör, kitap! Bunu senaryo yapar, filmini çekersin belki de!
- !!!
Fena canım sıkılmıştı lakin münakaşaya girmemem lazım geldiğini pek âlâ biliyordum. Büyüklerimizin o meşhur sözü aklıma geldi: "MÜNAKAŞANIN GALİBİ YOKTUR! SADECE DOSTUN DOSTLUĞUNU GİDERİR, DÜŞMANIN DA DÜŞMANLIĞINI ARTIRIR!"
Zoraki gülümsemeye çalıştım:
- Nasip, inşaallah! Neden olmasın! İşimiz o… İyi malzeme bulduk mu mutlaka kıymetlendiririz.
- Yarın TGRT de filmini seyredersem şaşmam!
- !!!
Helâllaştık, ayrıldık ama edepsiz, adapsız hâlini hiç unutmadım. İçimden "Tipik bir zamane aydını…" dedim sadece...
Verdiği kitabı; akşam eve gittiğimde kütüphanemizin rastgele bir köşesine koydum. Ne yazdığını, nasıl bir fikre sahip olduğunu yakinen görmek istiyordum.
O gece mi, yoksa bir gün sonra mı ne bir rüya gördüm. Mübarekler bizim eve teşrif ediyorlardı. Heyacandan kalbim küt küt atıyor, nefesim kesiliyor gibiydi. İçimden de: “Uzun zamandır hiç rüyamda da görmemiştim” diye söyleniyordum.
Orta yaşlarda ve orta boyluydu. Ne çok zayıf, ne de şişman sayılırdı. Düzgün ve oldukça güzel yüzlü, mütebessim bir çehreyle evimize teşrif ettiler. Ben de peşi sıra “bir şey soralar” düşüncesiyle yakinen takip ediyorum. Doğru kütüphanemize yöneldiler. “AYŞE İLE ÖMER” kitaplarını raftan aldı, sağına soluna baktı, sayfalarını karıştırdı, aldığı yere koydular nazikçe. Başka kitaplara da öyle bakıp yerlerine yerleştirler. O yazarın kitabını aldılar, hiç bakmadan eğilip kütüphanenin en alt raflarına koydular. Yine yavaş adımlarla, tebessüm ederek ayrıldılar. Başka bir şey de sormadılar. Uyanır uyanmaz doğru kütüphanenin yanına geçtim. O kitap bıraktığım yerde duruyordu. Mübareklerin hareketine benzer bir hareketle aldım, önce alt raflara koydum, sonra da aldım, iş yerinde incelemek için çantama yerleştirdim.
İnternetten adamı araştırdım; ne mezhep tanıyor, ne alim, ne ulama, ne evliya… “Ya Rabbim! Din adamı geçinen din hırsızlarının şerrinden; asırlarca İslâmiyete hizmet etmiş şanlı Osmanlı’nın torunları olan bu asil milletimizi hıfz-ü himaye eyle..” diye duâ etmek geldi içimden.
“Ya Rabbim kabul buyur! Amin!”
Büyüklerimizin “KİRLİ BORUDAN TEMİZ SU AKMAZ” sözü aklıma geldi. Onların her şeyleri hikmetliymiş bir daha anladım. Rüyamı bir sevdiğime anlattığımda: “SİZE SAHİP ÇIKMIŞLAR, MÜBAREK OLSUN” diyerek gönlümüzü ferahlandırdılar.
Rabbim şefaatlerine nail eylesin. “Doğru imanın, doğru itikatın” ne demek olduğunu anlamak, tam tabii olmak, kadir-kıymetini bilmek nasip eylesin cümlemize de…
Muhabbetlerimle…
***

 

 

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Küçük rüya, büyük mânâ

  KÜÇÜK RÜYA, BÜYÜK MÂNÂ HİÇ BİR ŞEY BOŞUNA DEĞİL Bir yaz sabahı çoluk çocuğu da alarak oldukça keyifli çıktık evden. Arabaya bindiğimiz gibi soluğu; bab...

Hayatın mânâ kazansın

  HAYATIN MÂNÂ KAZANSIN Hayata nereden baktığın pek mühim… Minarenin dibinde otururken gördüklerinle, tepesinden kuş bakışı gördüklerin aynı olur mu hiç?...

Çok bilen

ÇOK BİLEN Gördüğü güzellikler karşısında gözleri irilenmiş, büyülenmiş gibi durmadan ilerliyor ve bahar kokan havayı, derin derin içine çekiyordu Ayşe Hanım....
Tüm Yazıları

Hakikat Kitabevi Yayınları

Tam İlmihal Seadeti Ebediyye
Mektubat Tercemesi
İslam Ahlakı
Kıyamet ve Ahiret
Namaz Kitabı
Cevab Veremedi
Eshabı Kiram
Faideli Bilgiler
Hak Sözün Vesikaları
Herkese Lazım Olan İman
İngiliz Casusunun İtirafları
Kıymetsiz Yazılar
Menakıbı Cihar Yarı Güzin
Şevahidün Nübüvve
Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı İhlas Vakfı Hakikat Kitabevi İhlas Koleji İrfan Turizm Dinimiz İslam Huzur Pınarı Altın Çınar Genç Girişimciler Kulübü Adem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği Bülent Gençer Vakfı