Düzgün Hoca

Ragıp Karadayı

Tarih: 2018-02-05 / Hit: 161

 

Hiçov; İd’e bağlı küçük bir köy.
Taşlı yolları, sokakları yağmurda çamurdan, güneşte tozdan topraktan geçilmezdi. Köyün etrafı da söğüt, kavak ağaçlarıyla çevreliydi. Daha ötede bostanlar, mısır, buğday ve arpa tarlaları sıralanıyordu…

Harcı çamur olan ve sel sularının getirdiği çaykara taşlarından basitçe örülmüş duvarları, ha yıkıldı, yıkılacak gibi eğreti duran evlerin tavanı; piştek denilen tahtadan, tabanı saman karıştırılmış çamurdan, iç duvarları kireçle badanalıydı. Bu derme-çatma yapıların sahipleri; seferberlik görmüş, munis, mütevazı, iyi kalpli, çalışkan köylülerdi. Köyün mis gibi tertemiz havasını teneffüs etmek, serin billurdan şırıl şırıl akan sularından kana kana içmek onlara hamd ve şükür için yetiyor, artıyordu bile. Dünyadan fazla beklentileri de yoktu zaten. Kışın yoğun karın beyaz temizliğinde, yazın tarla, çayır işlerinde iaşelerini temin eder, kendi yağlarıyla kavrulur, gül gibi geçinir giderlerdi. Hele baharla birlikte açan papatyaların, lâlelerin, mayıs çiçeklerinin sarıya boyadığı zümrüt yeşili çayırlarda dolaşmak, gelincikle bezenmiş tarlaların arasından geçmek ne güzeldi. Duyulan haz; kelimelerle ifade edilemezdi. Sanki çiçeklerin, ağaçların birbiriyle gizlice fısıldaştığı, muhabbet dolu bir âlemde yaşıyorlardı.
Sessiz, sakin, insanı hayata bağlayan ecdat yadigârı bu topraklar; muhatabını ruhen rahatlattığı gibi, fiziken yoran yerlerdi mutlaka…

Bu mütevazı köyün bir o kadar da mütevazı imamı vardı. HAFIZ HAMDİ HOCA… Harplerin, muhacirliğin getirdiği sıkıntılardan, dert, bela ve musibetlerinden olsa gerek bütün saçlarının dökülmesinden dolayı “KEL HOCA” dürüst, sözünün eri, çalışkan, adaletli, ilim ehli olmasından dolayı da “DÜZGÜN HOCA” lakaplarıyla meşhur olmuştu. İleride “soyadı kanunu” çıktığında da nesiline “soyadı” olacak bu “DÜZGÜN” lakabı; onun pek de hoşuna giderdi.

Seferberlik sonrası henüz acılar dindirilip yaralar sarılmaya; kısaca her şey yoluna koyulmaya çalışılırken nerden, kimden geldiyse acı bir haberle yeniden sarsıldı, adeta yıkıldı Düzgün Hoca. “Ezan değiştirilmiş, Türkçe okunması mecbur edilmiş” deniliyordu. O, buna pek aldırış etmedi. İnanmadı öyle bir şeyin olabileceğine. Sonra “Ezanın değiştirilmesinin kime ne faydası vardı ki?” diye düşünürken bu arada Kur’an-i kerim öğretilmesinin de yasak olduğu haberi geldi. Aklını yitirecek gibiydi. “Keşke Ermeni harbinde ölseydim de bunları duymasaydım” dedi, ağladı sessizce. Kızgın bir saç üzerine damlayan damlalar misali göz yaşlarını “cıs” diyerek içine akıtıyor, yanan bağrını serinletmek istiyordu ama nafile… Anlatılmaz, anlaşılmaz haberler yüreğine kor gibi oturmuş, cayır cayır yakıyor, derinden derine kavuruyordu.

Bu hislerle; hem kanunlara karşı gelmemeye itina gösteriyor, hem de müslüman yavrulara sessiz sedasız, bazen caminin bir köşesinde, bazen köy odasının kuytu bir yerinde namaz kılacak kadar zaruri duâ ve sureler öğreterek vebaldan kurtarmaya çalışıyordu. Çalışıyordu ama fitne, fesat da dur durak nedir bilmiyor, fırsat kolluyordu. Yerin kulağı vardı.

Harp, baskın korkularını atamamış bu fakir köyde “çocuk okuttuğu, Ezanı Türkçe okumadığı” ve daha bir çok suçlar da ilave edilerek İd, yeni ismiyle Narman Nahiye Müdürüne şikayet edilince işin vehametini anladı Hafız Hamdi Hoca. Kalbi vatan, millet, din, iman aşkıyla dolu, gün görmüş bu ihtiyar, bir suçlu durumuna düşürülmekten korkmuyordu, çünkü o kendini iyi tanıyor, bir kabahatının olmadığını biliyordu. Onun üzüntüsü; memleketin bu hâle getirilmesineydi. Kol bilekten değil kürekten kırılmıştı. Aşağı tükürseydi sakaldı, yukarı tükürseydi bıyık…
“Gel de işin içinden çık çıkabilirsen” diyip içten içe yanıyordu sadece…

Konuşurken kendinden emin, fakat karşısındakine hürmet gösteren muhterem biriydi “DÜZGÜN HOCA.” Yalanı dolanı yoktu, gıybet, dedikodu edeni dinlemezdi. Talebelerini sabırla yetiştirir, temel ilmihal bilgilerini noksansız öğretirdi. Herkes onu pek sever, sayardı. Kaşlarını çattığı, kendini beğenmişliği görülmemişti. Dünya meseleleri için öfkelenmezdi, oldukça sabırlıydı… Münakaşayı, münazarayı sevmez, hafif şakacı, güzel ahlak konusunda ise hiç taviz vermezdi. Vermezdi ama memleket meselelerini dert eder, pek üzülürdü. Bu dolgun yüzlü, yanakları pembemsi, nefti bakışlı, omuzları geniş, gülen gözlü, yürüyüşü sert, sözü mert adam gitmiş, omuzları çökmüş, rengi solmuş, sesi kesilmiş biri gelmişti sanki.

Yaz, öğle vakti…
Düzgün Hoca, kapının önünde abdest alıyordu ki; derinden bir çocuk sesi duydu, kulak kabarttı… Neye, niçin bağırdığını tam anlayamadı… Belki karnı açtı, belki de hasta… “Bu dertler beni öldürecek” derken duvardan bir kedi atlayıverdi önüne, gayr-i ihtiyari gülümsedi. “Hayvan işte… ne gamı var, ne kederi” dedi, gökyüzüne baktı. Vakit iyice yaklaşmıştı. Birkaç kara karga; kara haber götürüyormuşçasına gaklayarak uçuştu üzerinden. Abdest suyunun birikintisini içen al horozun ötüşüne tavuklar “gık gıdak” diyerek karşılık verdi… Bunlar hocaefendinin pek sevdiği köy havasıydı lakin onları görecek mecalı kalmamıştı… Bedeni burada olsa da onun aklı başka yerlerdeydi.
İki komşu hanım oturmuş, hararetle bir şikâyet meselesini konuşuyorlardı. “Burada bir erkek var” kabilinden ne kadar öksürüp aksırsa da sesini duyuramadan kalkıp içeri girdi. Karabaş samanlığın önüne uzanmış, ayaklarını germiş, uyuyor. Eski ezik güğümün yanında fanusu çatlak bir gaz lambası duruyor, hanmının gelinlik Tortum işi ceviz sandığının üzerinde bardaklar sıralanmış... Ortası ince bir kaç çay bardağı, altı dar, üstü geniş helezonlu bir su bardağına bakıp acı acı tebessüm ederek geçti. Sahanlıkta bakır, tırtıllı bir kaç serpuş, tas, kuşkana kapakları aşınmış, yer yer bakırları görünüyor, belli ki epey zamandır kalaylanmamış. Bir köşede kara peştamal altında ekmek teknesi… Bir evde olabilecek kap kacak ne varsa yerli yerinde ama kendi kendinde değildi… “Evcilik oynuyoruz sadece” dedi, Hafız Hamdi Efendi; kapının arkasından bastonunu aldı, dışarı çıktı. Biraz yürüyecekti. Niçin çıkıyordu? Bir işi mi vardı? Birini mi görecekti? Aslında hiçbir işi falan da yoktu. Sadece canı sıkılıyordu. Ayakları onu camiye doğru götürüyordu. O tarafa alışıktı zaten. Günde beş vakit gözü kapalı gidip geldiği yerdi ne de olsa. Bir yanında kocaman merek, diğer yanında da köyün tezek kalakları… Karşısında iki evin arasından İd’e giden toprak yol görünüyordu. Bir evin duvarına kurumuş bir tapan yaslatılmıştı. Eski bir öküz arabasının tarlarına tavuklar pineklemişti. Çıktığı derme çatma avlunun bükülmüş tavanını; dört beş çürük direk destekliyordu… “Bunlar da benim gibi eskimiş” diye söylenerek yürüdü.

Köyün muhtarı ile tanımadığı bir kaç atlı, tozu dumana katarak üzerine üzerine geliyordu ki; zor kenara çekildi. Hızlarını alamayan atlılar; yerleri titreterek, damları sarsarak geçip gitti. “Galiba beni göremediler ki; selâm bile vermediler” diye içinden geçiren Hamdi Hocaefendi; üzerindeki tozu, toprağı silkeleyerek peşleri sıra baktı, sonra o da onları takip etti.

Saman, ot karışımı sokaklar boş sayılırdı. Mevsim icabı herkes işinde gücündeydi. Yarı meczup bir köylü, ağzından salyalar akarak ve kollarını rastgele sağa sola sallandırarak, selâm verdi geçti. Horozları, tavukları saymasak köy sokakları yeniden boş kalmıştı. Bir sütre arkasından kısık sesle konuşan çocukların sesleri geliyordu. Kulak kabarttı gayr-i ihtiyari:
- Hey! Hocaefendi gelir!
- Hani?
- İşte!
- !!!
- Kel Hamdi Hocaefendi de iki yanına sallanarak gelir!
- Hep ele yürir zaten!
- Kız ele deme!
- Ayıp!
- !!!
İki evin arasındaki dar aralıktan, başlarını uzatan çocukların korkulu bakışları dikkatini çekmiş olmalı ki, Hamdi Hocaefendi içinden: “La havle” çekti. “Hayırdır inşaallah” dedi. Çocuklar hâlâ korku dolu gözlerle fısıldaşıyordu!
- Gız cendermeler geçti!
- He bende gördüm, hızla geçtiler!
- Neye gelmişler ki?
- Ooooo! Nuriye ben ne bilim!
- Gız rahatsız oldum!
- Yanlarına gidelim! Gelir misen?
- Korhirem kız!
- Ben de…
- Ele de hızlı at sürüler ki!
- Şöyle kâmil kâmil, yavaş yavaş gitseler olmaz mı?
- Deli gibi sanki kelle götürirler!
- He kız!
- !!!
***
Köye gelen jandarmalar; “belki suç üstü yakalarız” diye acele camiye gitmiş, bir şey bulamamışlardı. Sonra çeşmede ellerini yüzlerini yıkamış, çimenlerin üzerine uzanmışlardı. Şimdi de “tilkinin dönüp geleceği yer kürkçü dükkanı” diyerek bekliyorlardı.

Hoca gelir gelmez; sorgu sual sormadan, eve haber vermesine dahi müsade etmeden kollarını kelepçeleyip önlerine kattı, nahiyeye doğru yola koyuldular.
Bu küçük yerde; bütün sokaklar, caddeler; merkezinde nahiye müdürlüğünün bulunduğu meydana çıkıyordu. Müdüriyet; köy evleri gibi değildi, en azından kesme taştan sağlam yapılmıştı. Onun tam karşısında, yeni sayılabilecek karakol binası yer alıyordu. Tek caddenin her iki yanında derme çatma dükkânlar sıralanıyordu. Narman evlerin önündeki kavak ağaçları rüzgârla nazlı nazlı dalgalanırken yaprakların çıkardığı hışırtı Hamdi Hocanın dikkatini çekmiş olmalı ki; elinde olmadan bir iç çekti:
“Keşke böyle ağaç olsaydım da bir eşkıya gibi kolları kelepçeli Narman ahalisinin önünden geçirilmeseydim!” diye inledi. Hanımını, bir şeyden habersiz masum evlatlarını, saf cemaatini düşündü. Kim bilir ne kadar üzülüyor ve de merak ediyorlardı? Akşam üstleri güneş batarken Hiçov Köyü pek de güzelleşirdi. Acaba yine öyle miydi? Şimdiden hasret ve hayal âlemlerindeydi.

Pek ilerlemiş yaşına rağmen genç ve üstelik de atlı Jandarmalara ayak uydurarak çok bitkin hâlde nezarete konuldu. Ailesi dahil kimse gidip bir şey soramadı. Millet korkudan ne yapacağını bilemiyor, sessizce öyle hazin akıbetlerini bekliyordu.
***
Tandırda kızdırılmış kan kırmızı yuvarlak bir atnalı şeklindeki Güneş, ufukların üstüne doğru yavaş yavaş doğmaya başladı mı sorma; hayat da dolu dizgin canlanırdı Narman’da ve köylerinde. Yekpare, geniş bir billur parçası haline dönüşerek dağların zirvesinden misli görülmemiş bir renk ve ışık yağmuru boşanırdı her sabah. Bu ışık ve renk demeti bütün gün, derme çatma köy evlerini, ıssız dereleri, bodur kevenleri, salkım saçak söğütleri, kavakları, loş bir aydınlık içinde uyumuş kalmış çıplak dağları; en halis şala bürünmüş olarak sarıp sarmalar; köyü, köylüleri silkeleyip doğrulturdu derin uykularından. Zifiri karanlıkta her biri garipler mezarlığını hatırlatan o kulübeler, kireç taşından birer köşke dönüşür, o ıssız mekânlar; bir bir dolup taşardı… At, sığır, koyun, kuzu... çeşit çeşit ve sayısız kümes hayvanları birbirine karışırdı meydanlarda. Gecenin koynundan uyanan o sessiz mahal; güneşle birlikte yanar-döner hâlelerle süslenip şahlanırdı adeta. Çalılar, kuşburnular, serilip serpilen gölgeleriyle insana yıllanmış çınarlar gibi heybetli görünür ve çepeçevre boz tepelerden esen sabah yeli; öbek öbek mor koyun, kuzu meleşmelerini tatlı bir uğultu hâlinde köyün, köylülerin üzerine yayarak karşı vadilerde yankılanır, dururdu.
***
Şimdi öyle değildi. Nedendir; o kendi fukaralığı içinde bütün hayatı yaşatan köy gitmiş, yerini; Urusun istilasına uğramış “ölü köy" görünümüne bırakmıştı. Jandarmalar gelmeye başlayalı kırkını geçmiş nice yorgun köylüler kederlerinden hastalanmıştı sanki. Konuşmaya mecalleri yoktu. Ağızalarından çıkacak bir sözün, kendilerini nereye götüreceğini bilmediklerinden hep susuyorlardı. “Neme lazım yerin kulağı vardır” demeye bile çekinir olmuşlardı. Onlara göre; bazılarını sükgem tutmuş, bazılarının romatizması azmıştı. Bahanenin haddi hesabı yoktu; hastalıkları saymakla tükenmezdi ki… Fitne ateşi ile çöreklenip yatan bütün yılanlar uyandırılmıştı bir kere. Dedikoduların arttığı bu devirde hava, kuş cıvıltıları ile beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Dünün neşeli bu kır köyünde, bugün huzurdan zerre kalmamıştı.

Millet hiç rahat yüzü görmeyecek miydi? Ermenileri, Urusları memleketlerinden sürüp hürriyetlerine kavuştuğunu zanneden bu fakir köylüler; olup bitenlere bir mana veremiyordu. Ne yapmışlardı, ne hata işlemişlerdi ki bu olmadık şeyler başlarına gelmişti? Dünyanın iki zıt çehresi yan yana duruyordu gözlerinin önünde. Bir tarafta gençler, hayvanlar oynaşıyor, kuşlar uçuyor; diğer tarafta ise yaşlı köylüler, çaresiz hastalar, yorgun iskeletlerini, soğumuş kemiklerini güneşte ısıtmakla meşgul…
***
Neden sonra Düzgün Hoca; nahiye Müdürü Bahri Beyin huzuruna çıkartıldı. Müdür; oldukça yaşlı, yorgun, bitkin vaziyetteki hocaefendiyi istirahat ettirmeden hesaba çekti. Maksadı; vilayettekilerin gözüne girip sicilini yükseltmek; belki daha bir üst vazifeye terfi etmekti. Bu hislerle başladı “kedinin fareyle oynaması" gibi muhatabını örselemeye. Bazen dalga geçti, bazen de azarladı aklınca:
- Hoca! Hoca! Hem hükümete, hem de kanunlara karşı geliyormuşsun!
- Haşa! Estağfirullah müdür Bey! Biz devletimizin kuluyuz. Hiç kul, efendisine baş kaldırabilir mi?
- Lafın da bolmuş hoca! Yalan mı söylüyorum?
- Estağfirullah!
- Açık konuş iftira mı ediyorum yoksa!
- !!!
- Ne oldu? Dilini mi yuttun? Konuşsana! Demin bülbül gibiydin!
- !!!
- Konuşamazsın! Çünkü yüzün yok! Herkes söylüyor! Gizli saklı bir şey de kalmadı! Kanunlara karşı gelip Ezanı Türkçe okumuyor muşsun? Yani; ne olur? Neyin eksilir? “Allahuekber” yerine onun Türkçesi olan “Tanrıuludur” desen ne farkederdi? Neyin eksilirdi? Bizleri de yordun, kendini de helak ettin! Allah, senin ne demek istediğini anlamıyor mu yoksa!?
- Tövbe tövbe! Bu nasıl lakırdı müdür Bey?
- Bak şu ihtiyara! Lakırdı senin söylediklerin! Hoca efendi eveleme, geveleme! Sualime cevap ver!
- !!!
Bu kasıtlı sual karşısında heyecanlanan ve pek üzülen hocaefendi fazla dayanamadı:
- Bana bak Müdür Bey! Cenabı Hak Beytullahı mamur edince Cebrail aleyhisselam; “Tanrıuludur” demedi.
- !!!
- Dadaşlarım; Tabyalara dayanan Urus’un üzerine hücum ederlerken “Tanrıuludur, Tanrıuludur” diye kükremedi.
- !!!
- Daha dünkü hadise: Ha bu Narman düzünde; Halit Paşa önde, biz arkada Ermeniyi kovalarken de “Tanrıuludur” demedik!
- !!!
- Tarihin hiç bir devrinde leventlerimiz deryalarda, leşkerimiz harp meydanlarında küffarın üzerine atılırken; “Tanrıuludur” diye oraları düşmana dar etmedi!
- !!!
- Ulubatlı Hasan surlara sancağımızı dikerken, Malazgirt Ovasında Alparslan atını şaha kaldırırken, Abdurahman Gazı, Seyyit Battan Gazi; kelle koltukta Allah için cenk ederlerken “Tanrıuludur” demediler! Hepsinden de mühimi Hatem-ül enbiya, Muhammed-ül Mustafa, sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz; namaza başlarken, secdeye, rükûya giderken, doğrulurken hiç ama hiç demedi, ashab-i kiram efendilerimiz de demedi, Selçuklu, Osmanlı ecdadımız demedi, alimler, veliler de… Ben kim olurum ki diyeyim?
- !!!
- Allah aşkına söyle; ben nasıl diyeyim müdür Bey?
- !!!
Daha neler diyip sayıp döktüğünü kendisi de bilmiyordu. Öyle bir ruh hâlindeydi ki; kesselerdi bir damla kanı akmayacaktı. Öfkesinden ve aşırı üzüntüsünden bulunduğu yere çömelip hüngür, hüngür ağladı sadece. Bu haklı sözler karşısında merhamet damarları kabaran Müdür Bahri Bey de konuşmaların tesirinde kalmış olmalı ki; daha fazla dayanamayıp kendisini tutamamış, o da göz yaşlarını bırakıvermişti. Huzurdaki herkes ağlıyordu. Yaşlar, yakalarını ıslatmıştı. Pek hislenmiş olan nahiye müdürü Bahri Bey fısıltıyla:
- “Hakkını helâl et hocam!” diyebildi. İyice dolmuş olan Düzgün Hoca:
- Hakkımı helâl ettim müdür Bey! Lakin…
- Lakini, makini yok hocam git gözüm görmesin!
- !!!
- Git Hocam!.. Git başımdan! Elimden bir kaza, ağzımdan kötü bir laf çıkmadan git! Daha fazla dayanamayacağım!
- !!!
***
Köye geri döndüğünde tuhaftı; ne sevinebiliyor, ne de başka bir şey yapabiliyordu. Korkunç bir karabasandan uyanmış gibiydi Hafız Hamdi Hoca…
Ertesi sabah; şafak sökmeden kulübe misali toprak damlı evinden çıktı. Kapının önünde durup biran gökyüzüne baktı. Yıldızlar ışıl ışıl, ay tam yuvarlak bir nur topu gibi gülümsüyordu sanki.

Orta boy, topluca, düzgün vücutlu, uçları hafif kıvrık bıyıklı, pembemsi yanaklarını çevreleyen kırlaşmış sakalı; bir tutam kadardı. Avuçları nasır bağlamış irice elleri; tuttuğunu koparan yaşlı bir pehlivan eli görünümündeydi. Serin olmasına rağmen kırışık anlındaki boncuk boncuk terlerini elinin tersiyle sildi. Yoksa korkuyor muydu?
“Ya yine candırmalar gelirse?”

Su rengi gözlerinde düşünceli bir ifade vardı. Bir yandan söveye yaslanış öylesine duruyor, bir yandan da işliğinin eteğini pantolonunun içine sokmaya çalışıyordu. Can sıkıntısından mı, dalgınlıktan mı ne; hiç ihtiyaç olmadığı hâlde şal kuşağını çözdü, yeniden sardı.
Aradan geçen seneler, üstündeki baskılar; Hafız Hamdi Hocaefendinin ne derece yıpranmış olduğunu göstermeye kâfiydi. Perişanlığını ve çaresizliğini hâlinden anlamak zor değildi.

Kuvvetini toparladı, yavaş adımlarla dama çıktı. Havayı iyice kontrol ettikten sonra, her iki şahadet parmağıyla kulaklarını tıkayarak:
“Allahüekber Allahüekber” dedi. Sesi öylesine gür çıkmıştı ki; karşı dağlardan yankılanarak geri döndü; “ALLAHÜ EKBER! ALLAHÜ EKBER!"
Sesini, söylediklerini duyacak hâlde değildi Düzgün Hoca. İçinden geldiği gibi ecdadından miras aldığı “Ezan-i Muhammediyyeyi” tam ve noksansız okuyup sonra ellerini ovuşturarak camii şerife doğru yürüdü ardına bakmadan…

Nur içinde yatasın ey güzel insan, DÜZGÜN HOCAM…!!!

***
KRONOLOJİK KISA MALUMAT
1876 da Erzurum’a bağlı Tortum kazasının Aşağı Ödük köyünde dünyaya gelmiş Hafız Hamdi Hoca. Buraya ise Urfa’dan gelmişler. Soyadı kanunundan önce sülalenin lakabı “HALİLGİL”miş. Aynı ismi taşıyan Camii şerif; hâlen hizmet vermekte… Medrese tahsilini ve hafızlığını eski ismi NİHAH, yeni ismi Tortum olan kazada tamamlayan Hamdi Hoca; Seferberlikten önce kısa bir süre Kars’ta imamlık yapmış…
İstiklâl Harbinde; Kuvay-ı Milliye içinde çok fedakârlıklar göstermiş, düşmanı memleketten sürene kadar kelle koltukta çarpışmış. Harpten sonra Yusufeli’nin Çörgens köyünde imamlık yapmış, 1930 da Hıcov’a imam olarak gelmiş. Burada çok hafız yetiştirmiştir. 15 i bilinmektedir. Sonra Hasankale’nin Çermiksu köyüne imam olmuş. Burdan Narman’ın Gornes köyüne geçmiş. 1940 da ise son yeri Kencesor’a, yeni ismi; Koyunören köyüne gelmiş vazifeye başlamış ve kısa zaman sonra hastalanarak burda vefat etmiştir.
Vasiyeti üzerine cenazesinin defin işlemlerini Şekerli’li Molla Samet ile Verintap’lı (Otlutepe’li) Sağır Hoca birlikte yapmışlar. Kabri Kencesor (Koyunören) köyündedir.
Hamdi Hocanın kendine ait TASAFFUFİ deyişleri, şiirleri olsa da yazıya dökülmemiş, zamanla çoğu unutulmuştur. Talebe okutmada pek gayretli olduğu, sesinin çok güzel olduğu hâlen söylenmektedir.
Hoca efendinin iki evliliğinden 3 kız, 4 erkek; 7 evladı dünyaya gelmiştir.
Kızları: Fadime, Münteha ve Hediye.
Oğulları: Feyzullah, Recep, Mehmet ve Ethem efendilerdir.

***
 

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Düzgün Hoca 2-Adam olsaydın dövmezdin

  DÜZGÜN HOCA / 2 “ADAM OLSAYDIN DÖVMEZDİN!!! Kar kış, tipi boran derken hep “soğuk” akla gelirdi Narman’da... İnsanlar; uzun süren bu soğuk beyazlığı ...

Düzgün Hoca

  Hiçov; İd’e bağlı küçük bir köy. Taşlı yolları, sokakları yağmurda çamurdan, güneşte tozdan topraktan geçilmezdi. Köyün etrafı da söğüt, kavak ağaçlarıyla ç...

Takkeci İbrahim efendi

TAKKECİ İBRAHİM EFENDİ Ragıp Karadayı – 17 Ocak 2017 Eline aldığı kocaman seramik testiyi, bahçesinin bir köşesini süsleyen asırlık kuyuya sarkıttı. Etraf...
Tüm Yazıları

Hakikat Kitabevi Yayınları

Tam İlmihal Seadeti Ebediyye
Mektubat Tercemesi
İslam Ahlakı
Kıyamet ve Ahiret
Namaz Kitabı
Cevab Veremedi
Eshabı Kiram
Faideli Bilgiler
Hak Sözün Vesikaları
Herkese Lazım Olan İman
İngiliz Casusunun İtirafları
Kıymetsiz Yazılar
Menakıbı Cihar Yarı Güzin
Şevahidün Nübüvve
Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı İhlas Vakfı Hakikat Kitabevi İhlas Koleji İrfan Turizm Dinimiz İslam Huzur Pınarı Altın Çınar Genç Girişimciler Kulübü Adem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği Bülent Gençer Vakfı