Saadet Güneşi : Seadeti Ebediyeye Kavuşturacak İlmi ve Dini Bilgiler

Bir "kitap" ebedi kurtuluş demek

Ragıp Karadayı

Tarih: 2018-06-12 / Hit: 501

 

BİR “K İ T A P" EBEDİ KURTULUŞ DEMEK

Eskiden uzun süren kış mevsimi, neredeyse şimdilerde hiç yaşanmıyor. “Kar; ha yağdı yağacak” diye beklerken, birden baharın geldiğine ve bütün güzelliğiyle her tarafı yeşile boyadığına şahid oluyoruz son senelerde… “Tuhaf; mevsimler bile şaşırdı” diyerek sabah erkenden kalkmış hazırlanmıştım. Kitap dağıtımı için Eyüp Sultan’a gidecektik bir grup arkadaşımızla.

Şehrin üzerini örten kara bulutlar çoktan dağılmış, yerini çivit mavisi gökyüzüne bırakmıştı. Bir devasa ayna gibi kıvrıla kıvrıla uzayıp giden Haliç üzerinden martılar, coşku dolu sesler çıkartarak vapur düdüklerini, arabaların motor ve korna seslerini bastırmak istercesine uçup gidiyorlardı. Baharın bereketiyle olsa gerek etraf, rengârenk tomurcuk ve çiçeklere bürünmüştü.

Uykudan uyanan; sabahın güneşiyle kendilerini dışarı atıyor, hayat mücadelesine erkenden başlıyordu bu büyük şehirde.
Kitap dağıtım hizmetimiz bitmiş, ziyaretlerimizi yapmış havadan, sudan sohbet ediyorduk.
Bulunduğumuz tepe; çevrenin en yükseği sayılırdı, oldukça havadar bir yerdi. Burdan bakıldığında Haliç; ayaklarının altındaymış gibi görünüyordu. Yakınımızda teleferik, ileride iskelenin önünde vapurlar, balıkçı tekneleri, sahil yolunda vızır vızır gidip gelen arabalar, yüksekli alçaklı beton binalar sıralanıyordu…
Şehrin alışılmış gürültüsü kimsenin umurunda bile değildi. Karşılarda mavi sisler altında yükselen gökdelenler; bizim için sadece geometrik yığınlardan ibaretti. Sabah güneşinin altında göz kamaştırıcı pırıltılarla dalgalanan deniz, ta uzaklarda, açıklı koyulu gölgeler gibi görünen adalara kadar uzanıyor, koyu sisler içinde gökle birleşiyor ve sonra da eriyip kayboluyordu.

Tepenin Haliç’e kadar inen eteklerini; sayılamayacak kadar çok, her biri başka renk ve biçimde irili ufaklı mezarlıklar dolduruyordu. “Dünya ve ahiret yan yana…” kelimeleri dökülüverdi titrek dudaklarımdan. Arkada oteller, moteller, kahvehaneler, lokantalar; yerli ve yabancı turistlerle dolup dolup boşanıyordu.
Nerde olduğumuzu az çok tahmin etmişsinizdir. İsmini söylemeyeceğim; çünkü uzaktan, yakından bizle, bize ait kıymetlerimizle hiç âlâkası olmayan bir ecnebinin, pek sevmediğim ismi verilmiş bu mübarek vatan toprağına.
İçimin acıdığını hissederim buralara gelince hep…
Her neyse mevzuyu dağıtmayalım…

Böyle garip hislerle etrafımı seyrederken; tek başına, mezarlıkların etrafını çevreleyen gri taş duvarların üzerine oturmuş, gözlerinden birbiri ardı sıra yuvarlanan billurdan yaşlar arasından kaçamak bakışlarla bana bakan birini farkettim, hâl ve hareketleri dikkatimi çekti. “Fe subhanallah! Hayırdır inşaallah!” diyerek yerimden doğruldum. Daha dikkatlice ve belli ettirmeden adamı seyretmeye başladım. Tanıdık biri değildi her şeyden önce. Oturduğu yerden dalgın dalgın baktığı mezarların üzerindeki otların sarı, yeşil parıltısı gözlerini kamaştırıyor olmalıydı ki; sık sık gözlerini yumup açıyordu.

Uzayıp giden duvarları yer yer gözden saklayan mor leylaklardan, ıhlamurlardan insanı mest eden nefis kokular yayılıyordu etrafa. Bu hoş manzarayı ve arkadaşlarımı unutmuş, gözleri nemli yabancıya odaklanmıştım iyice.

Aklıma neler gelmiyordu ki: Bu tarihi tepeden aşağıya doğru yollar, sokaklar; merkezinde Eyup Sultan camii ve türbesinin bulunduğu meydana iniyordu. Türbe neredeyse İstanbul’un fethiyle yaşıt… En azından beş yüz elli senelik bir taş yapıydı. Onun etrafında çeşitli senelerde yapılmış; türbeye göre yeni, bizlere göre pek eski sayılabilecek başka sultan, bey, paşa kabirleri yer alıyordu. Mezar taşları; mevtanın cinsiyetini, mesleğini tanıtacak şekilde tezyin edilmiş ve oldukça da birbirine bitişik sıralanmış sanat eseri abidelerdi hiç şüphesiz. “Osmanlı ne büyükmüş” diyip şanlı ecdadımıza imreniyor, öyle bir devletin bakiyesi, evlatları olmaktan dolayı da iftihar ediyor, pek sevmediğim bir şey olsa da göğsüm kabarıyordu adeta.

Eyup Sultan Türbesinin avlu ve çevresi tertemiz tutuluyordu. Asırlık çınarların dalları güvercin sürülerine, dipleri de kediciklere ev sahipliği yapıyor. Bankaların reklam maksadıyla koyduğu banklar ise Anadolu’dan gelen misafirlerle salkım saçak insan doluydu. Çıkınlarını açmış heyacanla bir şeyler atıştırıyorlardı.
Devasa ağaçların serin gölgeleri altında ebedi istirahatgâhlarındaki mevtalar, yaşayanlara: “Ne kadar kahkahalarla gülseniz, oynayıp eğlenseniz de; dönüp geleceğiniz yer burası” der gibiydi ibret alanlara… ama alan nerede?

Gözüm buram buram tarih kokan mekânda, kulağım arkadaşların söylediklerinde, aklım-fikrim karşımdaki yabancıdaydı hep.
Etrafı daha teferruatlı görmek istiyormuşum gibi elimdeki kitabı koltuğuma sıkıştırıp ayağa kalktığım vakit daha net gördüm karşımda duran yakışıklı, sarışın adamın ışıl ışıl parlayan mavi gözlerini. Çakmak çakmak bakarken hüzünle beraber hafif bir tebessüm vardı al al olmuş yanaklarında. Sırtımı bir ağaca yaslayıp herhangi bir yere bakıyormuşum gibi, hissiyatımı, heyecanımı bastırarak, hürmet ve tebessümle seyrine daldım çakmak çakmak gözlerin sahibini. Onun elinde de bir kitap vardı. Fakat ne olduğunu tam anlayamıyordum bulunduğum yerden.

Neden sonra farkettim; gülen gözleri üzerimde, hem de elimdeki kitaptaydı bu garip adamın. Bakışlarımdan cesaret almış olmalı ki; tebessüm ederek yerinden kalktı, yanıma geliverdi. Selâm verdikten sonra İngilizce aksanıyla:

- Ben Amerikalı! İsmim Omer Abdullah!
Doğrusu; ilkin cevap veremedim, biraz tutukluk hâli yaşadım elimde olmadan. Sonra kendimi toparladım:

- Memnun oldum! Müslüman Bir Amerikalı ve İstanbul…
- Evet, Istanbol guzel! Hem de cook!
- Ya öyledir! İstanbul başka şehir.
- !!!
Amerika’da doğmuş, büyümüş ve doktormuş. Bir müslüman meslektaşının güzel huyu ve ona okuması için verdiği kitaplar sayesinde İslâmiyetle şereflenmiş… Tebessüm ederek elimdeki kitabı gösterdi: “İşte bu kitap sayesinde” dedi, yutkundu. Elimdeki “İSLÂM AHLAKI” kitabını görünce pek sevinmiş, onun için yanıma gelmiş meğerse. Elindekini de açtı gösterdi: “Bak aynısı elhamdülillah” dedi.

Hakikat Kitabevinin bu eserlerini okuyarak hidâyete ermiş ve bunun için de kalkmış buralara kadar gelmişmiş. Arkadaşlarım da merak etmiş olmalılar ki; onlar da yanımıza geldi, konuşmaları dinlemeye başladılar. Ayak üstü sohbet uzadıkça uzadı. Nihayetinde baktık böyle olmayacak; onu da yanımıza alarak daha büyük bir masanın etrafında toplandık. Biz soruyoruz o anlatıyor. O soruyor biz… Konuşmalarımızı duyan başkaları da halkaya iştirak edince kalabalıklaştık epeyce. Ne kadar vakit geçtiğini tam kestiremiyorum. Sadece içimden: “Bugünkü nasibimiz, kısmetimiz de buymuş meğer, iyi ki kitap hizmetine iştirak etmişim, iyi ki gelmişim” diyip sohbeti dinlemeğe devam ediyordum bütün hücrelerimle.

Gıptayla ve merakla dinlediğimiz Amerikalı doktorun hidâyete ermiş olmasının sevincini ve huzuru içinde olduğunu; her bir kelimesini söylerken “ELHAMDULİLLAH” demesinden anlıyorduk. İman nimetinin ne demek olduğunun farkına insan ancak o zaman varabiliyor. Bir ara durakladı:

- Siz müslüman kardeşlerime mühim bir sualim olacak.
- !!!
Herkes “cevabı kim verecek” diye mi ne birbirine bakışırken Ömer Abdullah, tebessüm ederek devam etti:
- Hristiyan bir ailenin evladıydım, Rabbim ihsan eyledi Müslüman olmakla şereflendim, elhamdülillah. Üzüntülüyüm! Hem de pek çok! Niçin? Annem ve babam müslümanlığı öğrenemeden vefât ettikleri için. Şimdi size; bunların öldükten sonraki durumlarının ne olacağını soruyorum?!
- !!!
Dinleyenler yine birbirine bakıştı gayr-i ihtiyarı. “Ne desek acaba” der gibi boş gözlerle, Amerikalı Müslüman kardeşimizin ağzından çıkacak cümleye dikkat kesilmiştik. Biraz da endişeliydik elimizde olmadan. “Bu Amerikalı okumuş, kültürlü müslümanın beklediği cevap ne olabilirdi?” diye düşünürken bir arkadaş:

- İslâmîyeti hiç duymamış, öğrenme imkânları olmamışsa ananız, babanız mesul olmazlar diye biliyoruz.
- !!!
Herbirimizin gözlerinin içine bakan bu yeni müslüman doktor; sözlerine şöyle devam etti:

- Annem de, babam da benden daha iyi tahsil görmüştü. Güzel ahlâklı, çalışkan, adil, cömert insanlardı. Doğup büyüdükleri toplumun dinini, örf ve adetlerini öğrenip öyle yaşadılar. Din adamlarının, cemiyetin şartlandırması ve telkiniyle “teslise” inanıyor, bir Peygamber ve bir insan olan Hazret-i Îsâ’yı; ulûhiyette Cenâb-ı Hakk’a ortak koşuyorlardı. İslâmiyeti araştırmaya, öğrenmeye fırsat verilmiyordu. Böyle bir dînin belki ancak ismini duymuşlardı. Ondan da tam emin değilim!
- !!!
- Allâhü teâlâ sizlerden râzı olsun ki, bu kitapları getirdiniz, beni bulup muhabbetle elime tutuşturdunuz. İslâmiyeti öğrenmeme ve hidâyetime vesîle oldunuz. Bu kitapları hazırlayanlara, basıp yayanlara ve ta Amerikaya kadar getirip dağıtanlara; sonsuz kere sonsuz teşekkür ederim. Cenab-i Allah cümlenizden de razı olsun!
- Amin! Amin..
- Lâkin, benim anneme, babama da ulaşsaydınız keşke!
- Nasip böyleymiş…
- Mutlaka öyledir ama biriniz onlara yaklaşıp bana verdiğiniz gibi onlara da bu kitapları vermiş olsaydınız, İslâmiyeti anlatmış olsaydınız, onlar da seve seve Müslüman olurlardı. Güneş balçıkla sıvanmaz ki. Hiç bir akıllı insan; bu hakikatlerin karşısında lakayt kalamaz! İnancım böyledir.
- !!!
- Evet çok iyi öğrendim, demin buyurduğunuz gibi îmân bir nasib işidir. Lâkin sebepler âleminde yaşıyoruz. Siz, bana bu kitabı uzatırken benim Müslüman olacağımdan emin değildiniz. Sadece vazifenizi yapmış, sebeplere yapışmıştınız. Şunu samimiyetimle söylüyorum; elinde imkânı olup da şu veya bu şekilde bu kitapların dağıtılmasına iştirak etmeyenler; Müslüman olmadan ahirete göçenlerin ebedi bedbaht oluşlarından dolayı mesul olabileceklerini düşünüyorum. “Bana ne” diyen müslümanların da akıbetlerinden endişeliyim. Şimdi bana sorabilirsiniz; “siz Müslüman olduktan sonra ne yaptınız?” diye. Ben bütün gücümü, kuvvetimi, imkânlarımı kullanarak bir insanın cehenneme gitmemesi için elimden geldiğince çalışıyor, gayret ediyorum. Fazla ilmim olmadığı için “yanlış bir şey söylerim" diye aklımdan anlatmıyor, büyük alimlerin yazdıkları bu eserleri, onlara hediye ederek ebedi kurtuluşlarına imkân sağlıyorum. Vebalda kalmamak için bütün varımı, yoğumu bu uğurda seferber etmenin büyük bir huzuru içindeyim.
- !!!
- Ben inanıyorum ki, onların İslâm nîmetinden mahrum olarak âhirete göçmelerine; sizin, bizim, hepimizin ihmal ve gafletimiz sebeb olmuştur. Onlar, mahkeme-i kübrada, o mahşer gününde bizlerden davacı olacak endişesi içindeyim. Sözün özü; hiç durulacak vakit değildir. Bütün kuvvetimizle insanları ebedi saadete götürecek sebepler olan bu kitapları onlara ulaştırmalıyız. Tabii ki kimselerden bir şey beklemeden, sadece Allahü teâlânın rızası için… Unutmayın: “BİR KİTAP EBEDİ KURTULUŞ DEMEK…”
- !!!

Herkesin başı önde gözleri boncuk boncuk yaş dolmuştu bu Amerikalı müslüman doktorun konuştukları karşısında.
Bir müddet hıçkırıklarla ağladıktan sonra, göz yaşlarımı silerken derin tefekkürlere dalmıştım. “BİR KİTAP EBEDİ KURTULUŞ DEMEK” cümlesi kulaklarımda yankılanıyorken bu temiz, saf müslümanın karşısında nefsimi hesaba çekiyordum.

Hayat pek kısa…
“Nereden geldim, nereye gideceğim?”
“Neydim, ne oldum?”
“Dünya senin olsa ne faydası var?”
“Ebedi hayatı kaybetmek ne demektir, iyi düşünmelidir!”

Bu ve benzeri cevap bekleyen sualler o kadar çok ki; saymaya yerimiz de, vaktimiz de yetmez. Yaşadığımız hadiseler bizleri ikaz etmeli, aklımızı başımıza getirmeli ve derin derin düşündürmelidir.

Çünkü İslâmiyeti duymayanlara; fi sebilillah Allah rızası için, salih alimler tarafından yazılmış doğru bir kitabı vermek: “EMR-İ BİL MA’RUF, NEHY-İ ANİL MÜNKER” üzere olmak demektir. Bu da en büyük cihaddır, farzdır.

Bugün itibâriyle teknolojinin gelişmesi, insanlarla haberleşmenin, irtibat kurmanın kolaylaşması mesuliyetimizi daha da çok artırmaktadır. Bırakın dünyanın öbür ucundaki bir insanı kurtarmayı, yanıbaşımızda, hatta evimizdekilerden nicelerinin doludizgin cehenneme koştuklarını görünce hayıflanmamak, kahırlanıp üzülmemek mümkün değildir. Bu yolda sıkıntılara sabretmek ayrı bir meziyettir, büyük bir nimettir.
Haklı söze bilmem ne denir ki!

***

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Gülşah kızarır gibi oldu ve boğazı düğümlendi…

Perihan’ın yanına gelen diğer kızlar da kıs kıs gülüp, Gülşah’a baktılar. Sonra da peşlerinden yürüdüler...   Doğan Bey, geniş alnına dökülen dalgalı saçlar...

Nice delikanlılar onunla evlenmek istiyordu...

Gülşah, kızların en güzeliydi kuşkusuz.Güzelliğini duymayan kalmamıştı...   Doğan Beyin sesini duyan Hasan Bey, şakalaşmayı bıraktı. Sevinçle kollarını açtı...

"Çekirge Ali gelmeden etten biraz yemeliyim!"

Hasan Bey, tıpkı zalim bir kralın itinayla seçip, büyüttüğü gladyatöre benziyordu.   Ateşin başında, bıyıkları henüz yeni terlemiş, buğday benizli, gürbüz d...
Tüm Yazıları

Hakikat Kitabevi Yayınları

Tam İlmihal Seadeti Ebediyye
Mektubat Tercemesi
İslam Ahlakı
Kıyamet ve Ahiret
Namaz Kitabı
Cevab Veremedi
Eshabı Kiram
Faideli Bilgiler
Hak Sözün Vesikaları
Herkese Lazım Olan İman
İngiliz Casusunun İtirafları
Kıymetsiz Yazılar
Menakıbı Cihar Yarı Güzin
Şevahidün Nübüvve
Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı İhlas Vakfı Hakikat Kitabevi İhlas Koleji İrfan Turizm Dinimiz İslam Huzur Pınarı Altın Çınar Genç Girişimciler Kulübü Adem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği Bülent Gençer Vakfı