Saadet Güneşi : Seadeti Ebediyeye Kavuşturacak İlmi ve Dini Bilgiler

Can-ı gönülden istemek

Ragıp Karadayı

Tarih: 2018-07-14 / Hit: 984

 

CAN-I GÖNÜLDEN İSTEMEK

Talebelik ve muallimlik senelerinde her yaz tatilinde babamın imamlık yaptığı; Erzurum-Narman’ın bir dağ köyü olan Sütpınar’a giderdim. Oradan ata ocağımız Beyler köyüne, çocukluğumun geçtiği Otlutepe’ye, amcamın imam olduğu Koyunören köyüne, dayılarımın, ezelerimin bulunduğu Horasan’ın Akçataş köyüne, Maslahat’a, Hoşov’a gider dolaşır gelirdim. Doratım aynı zamanda yol arkadaşım olur, saatlerce dere tepe demeden yaylaları, dağları aşar, serin sularından içer, gönlümce tatil yapardım. Tabiatla iç içe olmak, tek başıma kırlarda dolaşmak, çiçeklerle, kuşlarla konuşmak hoşuma giderdi.

Oldum olası kitap okumayı pek severdim. Tarihi romanlara, hikâyelere bayılır, mazimizi araştırmaya, dinimi tam ve doğru öğrenmeye ihtimam gösterirdim. Bu yüzden çok kitap okur, yorulunca da kendimi dışarı, tabiatın kucağına atardım. Hepsi birbirinden romantik masmavi göllerde serinlenir, orman ve kırlık yerlerde mis gibi havayı teneffüs ederek ferahlanırdım.

Bu gün; "mezhepleri" anlatan bir eseri okumuş, ehemmiyetine binaen defalarca tekrar etmiştim. Mevzu dikkatimi çekmiş olmalı ki; hafızamda iyice yer etmişti. Kafamda o mübarek zatların örnek hayatları; “Bismillah” çekip oldukça keyifli çıktım evden. İçim kıpır kıpır… Kuşlarla yarışırcasına tepelere tırmanıyorum. Çok geçmeden, argun çalılıklarının yoğun bulunduğu bir dereye ulaştım. Sıcak mevsimle birlikte iyice canlanmış bu eşsiz tabiat köşesi; insanı coşturuyor, yorgunluk nedir bilmiyordum… Hangi tarafa baksam; tabii güzelliklerden dolayı bir hoş oluyordum. Yeşilin muhtelif tonları arasında sarı, mavi, beyaz, mor desenli çiçek tarlası gibiydi çevrem.

Sincaplar o daldan o dala tırmanıyor, renk renk kelebekler, arılar envai türlü çiçeklere konup konup kalkıyor, zümrüt çayırlarda kuzucuklar, gelincikler koşuşturuyordu. Böyle sevimli bir mekân görüp Rabbime hiç şükretmeden durur muydum?

Koyu yağmur yükü bulutların arasından dar bir yol bulup yeryüzünün göğsüne parlak bir kılıç gibi saplanan güneşin altın sarısı huzmeleri; çiçek yüklü ağaçların dalları arasından nazlı nazlı süzülüyor, rutubetli toprağa adeta kan oluyor, can veriyordu. Uçurum kenarlarındaki sayısız ağaç kökleri; birbirleriyle yarışırcasına billurdan suların aktığı dereye kadar uzanıyordu. Yosun bağlamış irili ufaklı kayalıkları görünce: “Buralarda küçükken elimize ne kadar da çok kına yakardık! Ne olacak çocukluk hâli” dedim, gayr-i ihtiyarı tebessüm ettim… Ayaklarım yere basmıyordu sanki. İpek kadifeden halı üzerinde yürüyormuş gibiydim… Ilık bir rüzgâr; hoş serinlik üfürüyor ufaktan ufaktan… Derinden gelen su şırıltısı; bitmez bir melodi gibi yankılanıyor kulaklarımda… Gümüş şelâlecikler; yer yer gölcükler oluşturmuş, parıldıyorlar yıldır yıldır… Kara balık görünümlü kurbağa yavrularının bulunduğu gölete, sarı kanatlı su kuşları, sığırcıklar konup konup kalkıyor… Uzaktan yakından bülbül sesleri, bir turnanın nazlı nazlı süzülüşü, leyleklerin gökyüzündeki birbiri ardınca dönüşleri başımı döndürüyordu… Beni kendimden geçiren bu harikulâde güzellikler; sıradan, boşu boşuna yaratılmış şeyler değildi elbette. Biz insanlar; gördüklerimize, olup bitenlere ibretle bakıp şöyle bir eğilip kulak verseydik, tefekkür edebilseydik; kim bilir ne sırlara vâkıf olurduk… Ama o basiret nerede, biz günahkârlar nerede?

Epey dolaşmıştım. Canım; şöyle ellerimi, dizlerimi sal taşların üzerine koyup eğilerek gözeden su içmek istedi. Göze dediğim; maşallah sanki toprak delinmiş de bilek kalınlığında buz gibi bir su, fokurdayarak akıp bir an evvel dereye karışma telaşında… Etrafı taze tere yapraklarıyla ihata edilmişti adeta. Eğildim kana kana içtim, “elhamdülillah” dedim, bütün kalbimle. Gömlek kollarını dirseklerime kadar toparladım, çoraplarımı çıkardım, özene bezene bir abdest aldım. Oldukça rahatlamıştım. Oturdum sarı mayıs çiçeklerinin süslediği çimenlerin kıyısına. Cebimde taşıdığım kitabımı çıkardım. Kaldığım yerden başladım okumaya:

"Kaç sabahtır erkenden çıktığı bu kır yolculuğu Molla Ahmed’in iç âleminde fırtınalar estirmiş, sayısız hesaplar yapmasına ve tefekkür etmesine sebep olmuştu. O; tuhaf hâller, mâneviyatı yüksek hisler içindeydi. Bu eşsiz güzelliklerin arasında insan tek başına, derin derin düşününce, görülmez denilen şeyleri görüyor, duyulmayacak sırlara malik oluyordu.”

İçimden; “ne kadar da benzer bir dünya” dedim devam ettim…

“Ahmed bin Hanbel Hazretleri, hadis-i şerif derlemek maksadıyla uzak bir sefere çıkmıştı. Nice dağlar, dereler aştı, köyler, kasabalar geçti. Akşam ezanları okunurken hiç tanımadığı, bilmediği bir şehre girdi. Olacak bu ya; tam o esnada bardaktan boşalırcasına bir yağmur başladı. Hani öyle az-boz da değil, sicim gibi yağıyordu rahmet. İmam Ahmed “sığınılacak başka nerem var” deyip en yakınındaki camii şeriften içeri girdi. Akşam namazını kıldı, yatsı vakti girinceye kadar da Kur’ân-ı kerim okudu, istirahat etti. İçinden de; “geceyi burada geçireyim” diye geçiriyordu. Hâlâ şimşekler çakıyor, gök gürültüsü ürpertiyor, yıldırımlar her tarafı gündüzmüş gibi aydınlatıyordu.

Yatsı namazı da kılınıp cemaat dağılırken, o bir köşede "itikafa" niyet ederek sabahı beklemeye başladı. Fakat biraz sonra cemaatten birisi geri gelip camide kalamayacağını, dışarı çıkmasını, kapıyı kilitleyeceğini söyledi:

- Hadi hemşerim seni bekliyorum, çık, kapıyı kilitleyeceğim!
- Gidecek başka yerim yok! Burada, bir köşede sabahlasam!
- Hayır, olmaz! Burası han değil!
- Doğru dersiniz de…
- Uzatma!
- Caminin içine müsaade etmiyorsanız bari avlusunda kalayım!
- Hayır! Olmaz! Fazla konuşma hadi dışarı! Ooo! Her gelen burada kalırsa yandık, namaz kılacak yer bulamayız!
- !!!
“Peki" deyip boyun büktü İmam Ahmed Efendi. Münakaşa, münazara etmenin hoş olmadığını bildiğinden hiç itiraz etmeden dışarı çıktı. Çıktı ama her taraf zifiri karanlık, yerler çamur, yağmur hâlâ devam ediyor… Tevekkül ederek şehrin merkezine doğru yürümeye başladı, düşünceli düşünceli.

Ahmed bin Hanbel hazretleri; bir fırının önünden geçerken; “barı burada sabahlayayım” diyerek fırından içeri girdi. Yağmurda sırılsıklam olmuş garibi karşısında gören fırıncı merhamet edip içeri davet etti, üstünü başını kuruttu.

- Efendi, dışarı yağmur, burada kal! Hem de bana arkadaş olursun!
- Olur!
- Öyleyse şöyle köşeye geç! Nasıl rahat edebiliyorsan öyle otur. Lütfen çekinme!
- Peki!

Fırıncının işine mani olamayacak bir köşeye çekilen Ahmed bin Hanbel Hazretleri; gayr-i ihtiyarı çalışmaları seyretmeye başladı.
Fırıncı; kızgın fırından her ekmeği çıkardığında “ESTAĞFİRULLAH” diyordu. Birinci ekmeği çıkarıyor “Estağfirullah “ikinci ekmeği çıkarıyor yine “Estağfirullah” … her hamlesinde mutlaka “Estağfirullah” diyor, başka bir şey demiyordu. Bu hâl Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin dikkatini pek çekmiş olmalı ki; fırıncıya dönüp:

- Maşallah, efendi! Görüyorum ki dilini “istiğfara” pek alıştırmışsın!
- Ondan daha güzel bir kelime, onu söylemekten daha hoş meşguliyet olur mu muhterem?
- Doğru dersin de! Peki, bu istiğfarın faydasını gördün mü? Meyvesini derdin mi hiç?
- Ama hiç zararını görmedim!
- !!!
- Bu istiğfarım sayesinde bugüne kadar Rabbimden ne istediysem verdi!
- Ne verdi?
- Ne vermedi ki; iş, aş, ev, çoluk-çocuk… Yalnız…
- Eee, yalnız…
- Sadece bir duâm hâlâ kabul olmadı, ona şaşıyorum!
- Allah Allah!
- !!!
Acaba o kabul olmayan duâ neydi?
Ahmed bin Hanbel Hazretleri, “nedir o kabul olmayan duânız” diye sorunca fırıncı:

- Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mübarek yüzünü görüp duâsını almak, sohbetiyle şereflenmek isteğimdir muhterem!
- !!!
Bir müddet ne diyeceğini şaşıran Ahmed bin Hanbel Hazretleri; kendini toparlayarak:

- Müjdeler olsun sana ey gönlü gani efendi!
- Hayırdır muhterem! Ben duâm kabul olmadı diye hayıflanıyorum, siz "müjdeler olsun" diyorsunuz!
- Allahü teâlâ duânı öyle bir kabul etti ki…
- Nasıl olur muhterem?
- Nasıl olacak, beni sana gönderdi!
- Anlayamadım!
- Ahmed bin Hanbel benim!
- !!!

Yaydan çıkmış ok misali bulunduğu yerden fırlayan fırıncı; gönlünün sultanını karşısında bulmanın sevinciyle önce ellerine ve oradan da ayaklarına kapandı.
Muhabbetten akan gözyaşları yerleri ıslatmıştı. Huzur ve saadet doruktaydı.

Daha sonra fırıncı; her önüne gelene şu nasihatleri vermeye başlayacaktı:

Derdin mi var? Samimice istiğfar et ve içten duâ et.
Borcun mu var? Samimice istiğfar et ve içten duâ et.
Çocuğun mu olmuyor? Samimice istiğfar et ve içten duâ et.
Evlatların laf mı dinlemiyor? Samimice istiğfar et ve içten duâ et.
Zalimlerle mi başın dertte? Samimice istiğfar et ve içten duâ et.
Her türlü sıkıntının devası; ihlâsla yapılan İSTİĞFAR ve DUÂLARDADIR, vesselâm.

***
İmam Ahmed bin Hanbel hazretlerinin bu ibretlik hayat hikâyesini hiç unutmamıştım. Seneler sonra çok sevdiğim kıymetli kardeşim GÜRAY ŞAHİN Beyin aşağıdaki hatırasını görünce “ne kadar da benzerlik var” dedim elimde olmadan.

Şimdi adi geçen güzel insanın birebir yaşadığını aynen aktarıyorum:

Ağzımızdan çıkana dikkat etmemiz lazım geldiğini pek âlâ öğrendim!
Nasıl mı?
Buyurun okuyun! Mutlaka hak vereceksiniz bana, eminim!
Sene 1991…
Trabzon Yomra Fen Lisesini kazandım.
Sınıf arkadaşlarım hâliyle hep Karadenizli.
Şimdi kalkıp; “Trabzon, Yomra’da ne işin var?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Cevabım; tabii ki önce “nasip” sonrası da “tercih hatası…" Orada yiyeceğimiz ekmek, içeceğimiz su olunca olmazlar oluverdi işte.
Aslında; Konya Meram Fen Lisesinde olmalıydım ama takdir-i ilâhî Trabzon'da okumak nasip oldu.
Dersler başlayalı iki haftayı geride bırakmıştık.
O kadar hareketli ve iddialı Karadenizli sınıf arkadaşlarımı aşarak sınıf başkanı bile olmuştum.
Benim için büyük bir muvaffakıyetti, başta bunu söyleyeyim.
Sınıf hocamız; biyoloji öğretmenimizdi.
Talebelere sahip çıkan oldukça ilgili bir hanımefendiydi.
Bir gün yine sınıfa şen şakrak girmişti. Talebeleri tek tek kaldırıp hâl hatırdan sonra ileride hangi mesleği tercih edeceğimizi de soruyordu.
Oturuş sırasına göre ilk talebeyi kaldırdı:
“İlerde ne olmak istiyorsun?”
Talebeler sanki cevapları önceden hazırlamış, kurulu bir makine gibiydiler;
“Doktor, ama çocuk doktoru!”
Aynı soru herkese sırayla soruluyordu. Çocuklar da aynı…
“Ne olmak istiyorsun?”

“Mühendis, ama inşaat mühendisi!”

Öğretmen, ama matematik öğretmeni!”

Mimar, ama iç mimar!
Vb…
Bu kadar nokta atışından sonra sıra bana gelince…
- Başkanım sen ne olmak istiyorsun?
- !!!
Arkadaşlarıma biraz da nispet olsun diye mi ne?
- Şoför, ama tır şoförü!
- !!!
Sınıfla birlikte sınıf öğretmenimiz de güldü… Ama ne gülme; hâlâ tablo gözümün önünde, bi güldü bi güldü!
Neden sonra bana döndü:
- O zaman burada işin ne? Güray Şahin sen sürücü kursuna git!
- !!!
Sadece başımı önüme eğdim.

Bu sınıf hatıramın üzerinden tamı tamına yirmi yedi sene geçti. Dile kolay; çeyrek asrı bile geride bırakmışız.
Biliyor musunuz; ben ne oldum?

Şoför oldum, ama TIR ŞOFÖRÜ!
Hem de dünyanın öbür ucunda! ABD de…

Bu hatıram aklıma gelince içimden hep: “AĞZINIZDAN ÇIKANA DİKKAT EDİN” sözü geliyor.
Size tavsiyem; bir şeyi sebeplere yapışarak tam CAN-I GÖNÜLDEN İSTEYİN ve hiç korkmayın… O zaman “olmazlar” oluveriyor…
***
Bilmem ne demeli bu yaşanmış hadiseleri dinledikten sonra?
Rabbim yar ve yardımcımız olsun.
Kalın sağlıcakla.
***

 

 

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Gülşah kızarır gibi oldu ve boğazı düğümlendi…

Perihan’ın yanına gelen diğer kızlar da kıs kıs gülüp, Gülşah’a baktılar. Sonra da peşlerinden yürüdüler...   Doğan Bey, geniş alnına dökülen dalgalı saçlar...

Nice delikanlılar onunla evlenmek istiyordu...

Gülşah, kızların en güzeliydi kuşkusuz.Güzelliğini duymayan kalmamıştı...   Doğan Beyin sesini duyan Hasan Bey, şakalaşmayı bıraktı. Sevinçle kollarını açtı...

"Çekirge Ali gelmeden etten biraz yemeliyim!"

Hasan Bey, tıpkı zalim bir kralın itinayla seçip, büyüttüğü gladyatöre benziyordu.   Ateşin başında, bıyıkları henüz yeni terlemiş, buğday benizli, gürbüz d...
Tüm Yazıları

Hakikat Kitabevi Yayınları

Tam İlmihal Seadeti Ebediyye
Mektubat Tercemesi
İslam Ahlakı
Kıyamet ve Ahiret
Namaz Kitabı
Cevab Veremedi
Eshabı Kiram
Faideli Bilgiler
Hak Sözün Vesikaları
Herkese Lazım Olan İman
İngiliz Casusunun İtirafları
Kıymetsiz Yazılar
Menakıbı Cihar Yarı Güzin
Şevahidün Nübüvve
Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı İhlas Vakfı Hakikat Kitabevi İhlas Koleji İrfan Turizm Dinimiz İslam Huzur Pınarı Altın Çınar Genç Girişimciler Kulübü Adem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği Bülent Gençer Vakfı