Eden, kendine eder

Ragıp Karadayı

Tarih: 2017-08-02 / Hit: 197

EDEN KENDİNE EDER

“Eden kendisine eder.
Yapan, bulur ve çeker.
Unutma!
Kazanmak koca bir ömür ister.
Kaybetmeye ise anlık gaflet yeter…”

Eski bir taş köprü geçildikten sonra dükkânların boy boy sıralandığı mahallelere giriliyor ve canhıraş çalışanların gayretleri, işçilerin koşuşturmaları dikkatleri çekiyordu. İrili ufaklı atölyelerin ortasından akan derede; kazlar, ördekler yüzüyor, yarıçıplak çocuklarla sanki çamurlara bulanmış köpekler oynaşıyor, eğri büğrü dar sokaklardan elleri sepetli, bohçalı aileler geçiyordu… Kaba taştan, çamurdan yapılmış yarı yarıya toprağa gömülmüş küçük pencereli damların bacasından mavi tülden dumanlar helezonlar çizerek göğe yükseliyor, eriyip kayboluyordu…


Toprak ve is kokulu havayı derin derin soluyarak ağır ve yorgun adımlarla marangozhaneye giren Abdullah usta, pek kederliydi. Ah, öf çekerek bir ömür geçirdiği bu dört duvar arasında yaşadıklarını düşündü durdu. “Otursam mı oturmasam mı? Çalışsam mı, çalışmasam mı?” diye bir tereddüt içindeydi. Sonra bir köşeye isteksiz yığılıverdi. Babadan kalma kehribar tesbihini çıkardı, alışık olan parmaklar kurulu bir zemberek gibi tek tek şaklatmaya başladı. Öyle dalmıştı ki hayallerine; “cazırtılı cuzurtulu” sesler çıkaran; yer yer söveleri dökülmüş, güneşin, yağmurun tesiriyle parmak sokulacak kadar çatlakların oluştuğu eski kapının açılması bile onu derin dalgınlığından uyandırmamıştı.

Kahırlanma, şikâyet, memnuniyetsizlik ve hayaller… hayaller… İşte şu tezgâhda parmağını kestirmişti, şu keserle kocaman bir kütüğü yontmuştu, aha buradaki tahtalar üzerinde ne kadar uyumuş, yorgunluğunu gidermişti… Evinden çok zamanı bu dört duvar arasında geçmişti.
“Nasırlaşmış ellerim titriyor, ayaklarım tutmuyor, seneler çok şeyimi aldı götürdü; gözlerimin ferini, kollarımın dermanını… Ah! Ahh! Onlar hep zengin, ben ise hep fakir kaldım! Ne nasipsizmişim meğer!”

İhtiyar, güngörmüş, tecrübeli marangozun ustalığına bir diyecek yoktu, lâkin hasetlik onu içten içe kemiriyor, eritiyordu.
“Gençliğimi çürüttüm, bir baltaya sap olamadım!”diye düşünüyor,hayıflanıyordu.Ona göre emeklilik çağı gelmiş, geçiyordu bile. Patronuna; işten ayrılarak, artık ailesi ve torunlarıyla zaman geçirmek istediğini söylemek istiyor, nasıl diyeceğini beceremiyordu. Onca hata ve kusurlarına rağmen çok iyiliğini görmüştü adamcağızın.
“Ben olsaydım; benim yaptıklarımı yapanı çoktan kapı önüne koyar, hatta bir daha dönmemek üzere uzaklaştırırdım! O, her hadiseyi sükûnetle karşıladı, tebessümle yutkundu…”

Mazisiyle hemhâl olurken bir gölgenin üzerine yaklaştığını hissetti. Önce mühimsemedi, sonra başını kaldırdı. Patronu Abdurrahman Ağa… Yine her zamanki gibi tebessümle yüzene bakıyordu. Belli ki bir şeyler konuşacaktı. Önce selâm verildi, alındı.

- Hayırdır Abdullah ustam yine dalmışsın!
- Bir şey yok be ağam!
- De hele, çekinme.
- Yorgunluk be ağam!
- Rabbim başka dert vermesin!
- Hayatımız dert be ağam!
- Ele deme! Hamd et, şükr et…
- Ooo ne ala! Sen samur kürkler içinde, ballı kaymaklı sofralarda ye iç, bana da“şükret” de! Hiç yakıştı mı ağam?
- Doğru haklısın Abdullah ustam! Asıl ben şükretmeliyim.
- Ha işte, hakikati kabul et bari!
- Ettim!
- !!!
- Bu gün asabın bozuk galiba!
- Asap masap kalmadı ağam! Beni emekli et!
- Peki ettim!
- !!!
- Son bir ricam var Abdullah Ustam!
- Sizin işleriniz de bitmez ki! Allah doyursun!
- Amin! Allahü teâlâ beni islah eylesin…
- !!!
Bu sohbet uzayıp gidecekti Abdurrahman Ağa kısa kesti. Başka bir isteğinin olup olmadığını sorduktan sonra şehrin en güzel köşesindeki boş araziyi göstererek son arzusunu detaylı bir şekilde izah etti.

- Şu köşedeki meyve ağaçlarının olduğu bahçe benim.
- Biliyorum, buranın en kıymetli yeri.
- Hah işte oraya…
- Evet…
- Bana; bu pek kıymetli arsama hiç bir masraftan kaçınmadan, en güzel malzemeyi kullanarak, çok güzel bir ev yapmanı istiyorum. Gören köşk desin veya saray yavrusu…
- Sonra?
- Sonrası serbestsin… Hakkını verip evine göndereceğim.
Hırsından başını sağa, sola çeviren usta, zar zor:
- Peki ağam… diyebildi…

İhtiyar ustanın canı sıkılmıştı.“Bunca sene çalıştım yine doymadı!”diye söylenerek işe isteksiz koyuldu. İşe koyuldu ama en pahalı malzemeleri alıyor, hakkını vermeden çarçur edipiğretibir şekilde ev inşa ediyordu. Oysa ufak bir gayretle çok güzel işler çıkarabilirdi. Onun yüksek kaabiliyeti, yeteri kadar da tecrübesi vardı.

Marangozun bu baştan savma çalışmasını gören komşular; ikaz etseler de onları tersleyip susturuyor, bildiğini okuyordu. Aradan bir müddet geçti. Gözü gönlü artık işte olmadığı için baştan savma isçilikle evi tamamladı. İşini bitirdiğinde Abdurrahman Ağa, yeni evi gözden geçirmek için ustanın yanına geldi.Duvarları, tabanı, tavanı, kapıları, pencereleri tek tek inceledi. Hiç bir şey demeden elindeki bu yeni eve ait kapının gümüş gibi parıldayan anahtarını emektar ustaya uzattı.

- Al ustam! Bu ev senin…
- !!!
- Benden hediye.
- !!!
- Senelerdir yanımda çalıştın, hep düşünüyordum“ustama güzel bir ev yaptırayım ve ona hediye edeyim”diye. Rabbim muradıma erdirdi elhamdülillah!
- !!!

Marangoz şoktaydı…“Bu nasıl olur”diye başı önde, yüzü kızarmış olarak öyle kalakaldı.

“Bu son iş”diye bir an önce bitirmek için aceleyle, mühimsemeden yaptığı evin kendisinin olduğunu öğrenince çok utanmıştı…“Bilseydim hiç böyle yapar mıydım?”diye içinden söylenirken yaptığıhatanın farkına varmıştı ama iş işten çoktan geçmişti…“Büyükler hep büyük düşünüyormuş meğer…”dedi sadece… Titrek elle anahtarlara uzanırken önce Abdurrahman efendinin elini öpmek istedi… Yüzüne bakacak hâli, adım atacak takatı kalmamıştı. Çok fena bir ders vermişti ona Abdurrahman Efendi.
Son bir defa daha:
- Bak Abdullah ustam; bir aşçı yemeği kendi yiyecekmiş gibi lezzetli pişirmeli…
- !!!
- Bir terzi diktiği elbiseyi kendi giyecekmiş gibi güzel dikmeli…
- !!!
- Bir kayıkçı; yaptığı kayıkla deryalara kendi açılacakmış gibi sağlam yapmalı…
- !!!
- Her işte en güzelini düşünmeli, kendineymiş gibi en güzelini yapmalıdır vesselam… Ben hakkımı helâl ettim Abdullah ustam! Yolun da, bahtın da açık olsun…
- !!!

Abdullah ustanın adeta dili tutulmuştu… Sadece önüne baktı, nankörlüğüne kahretti, durdu… İyi bir ders aldığı içinde Rabbine şükr etti.

Evet, kendi hayatımızın da marangozu değil miyiz? Her gün bir yere bir çivi çakıyor, bir yere bir tahta koyuyor ya da bir duvar örüp dikiyoruz bir tarafa…
İnsan oğlu hiç boş durur mu?

Hayat; bir bakıma“kendin yap”tasarımı değil miydi?
Başkaları için yaptığımızı düşündüğümüz müsbet ya da menfi her şey; aslında bizim kendi“ebedi evimizi”inşa ediyordu da biz işin farkında değildik maalesef. Unutmayalım ki; oturduğumuz evin güzelliği de, çirkinliği de bizim eserimizdir…

KİM NE EDERSE KENDİNE EDER.
İyilik eden, iyilik; kötülük eden, kötülük bulur. Yani insan, iyiliği de kötülüğü de hem başkasına, hem kendisine etmektedir. Ergeç karşılığını da bulur mutlaka…

 

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Eden, kendine eder

EDEN KENDİNE EDER “Eden kendisine eder. Yapan, bulur ve çeker. Unutma! Kazanmak koca bir ömür ister. Kaybetmeye ise anlık gaflet yeter…”...

KAYBOLAN ya da MANA DEĞİŞTİREN KIYMETLERİMİZ

“EŞ Mİ?” ve “KARI MI?” Ezeli sırları ne sen bilirsin, ne de ben. Bu muammayı ne emmin okuyabilir, ne de eben. Perde ardında “sen ...

Sıddık Baba

    SIDDIK BABA Ragıp Karadayı – 16 Aralık 2016 Sarı, turuncu güneş kavruğu yapraklar, kelebekler misali havalarda uçuşuyor. Kendine has gösterişiyl...
Tüm Yazıları

Hakikat Kitabevi Yayınları

Tam İlmihal Seadeti Ebediyye
Mektubat Tercemesi
İslam Ahlakı
Kıyamet ve Ahiret
Namaz Kitabı
Cevab Veremedi
Eshabı Kiram
Faideli Bilgiler
Hak Sözün Vesikaları
Herkese Lazım Olan İman
İngiliz Casusunun İtirafları
Kıymetsiz Yazılar
Menakıbı Cihar Yarı Güzin
Şevahidün Nübüvve
Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı İhlas Vakfı Hakikat Kitabevi İhlas Koleji İrfan Turizm Dinimiz İslam Huzur Pınarı Altın Çınar Genç Girişimciler Kulübü Adem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği Bülent Gençer Vakfı