Saadet Güneşi : Seadeti Ebediyeye Kavuşturacak İlmi ve Dini Bilgiler

İslâmiyyetde Kesb ve Ticaret, Alâeddin Keykubat, Seâdet-i Ebediyye'den iki şiir

Fahrettin Tacar

Tarih: 2013-12-02 / Hit: 4008

ŞEHİT KİME DENİR

Türkiye Takvimi-06/12/2013

Üç türlü şehit vardır:

1- Cünüp ve hâiz olmayan, âkıl ve bâlig bir Müslüman, zulüm ile, haksız olarak, vurucu veya kesici vasıtalarla öldürülünce ve harbte; din düşmanları ile, Allah için cihad ederken, düşman tarafından, sulhte; âsîler, yol kesiciler, şehir eşkıyaları, gece hırsız tarafından, herhangi bir vasıta ile öldürülünce, hemen ölürlerse veya Müslümanların ve ehl-i zimmetin canlarını, mallarını korumak için olan çarpışma yerinde bulunan ölü üzerinde yara, kan akması gibi öldürülme alâmetleri görülürse veya şehirde öldürülmüş bulunup, katili bilinir ve kısas yapılması lâzım gelirse, bunlara (Dünya ve ahiret şehidi) ve (Tam şehit) denir. Tam şehit yıkanmaz. Çamaşırı ile defn olunur.

2- Dünya kazancı için harp eden, yalnız (Dünya şehidi) olur.

3- Allah için olan cihadın hazırlığı talimlerinde ölürse, zulüm ile öldürülünce veya cihadda ve eşkıya, âsî, yol kesici, gece hırsız savaşında yaralanınca, hemen ölmez, bir namaz vakti çıkıncaya kadar aklı başında kalır veya başka yere götürülüp orada ölürse veya cünüp, hâiz iseler, yalnız ahiret şehidi olurlar. Bunlar yıkanır ve kefenlenirler.

Boğularak, yanarak, garip, kimsesiz olarak, duvar ve enkaz altında kalarak ölenler ve ishalden, bulaşıcı hastalıklardan, lohusalıkta, sara hastalığında, Cuma gecesinde ve gününde, din bilgilerini öğrenmekte, öğretmekte ve yaymakta iken ölenler ve aşık olup, aşkını, iffetini, namusunu saklarken ölenler, zulüm ile hapis olunup ölenler, Allah rızası için müezzinlik yaparken, dine uygun ticaret yaparken, çoluk çocuğuna din bilgisi öğretirken ve ibâdet yapmala-rı için çalışırken vefât edenler, hergün 25 defa; “Allahümme bârik lî filmevt ve fî-mâ ba’d-el-mevt.” okuyanlar, kuşluk namazı kılanlar, her ay 3 gün oruç tutanlar, yolculukta da vitir namazını terk etmeyenler, ölüm hastalığında, 40 defa; “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü min-ez-zâlimîn.” okuyanlar, her gece Yasîn okuyanlar, abdestli olarak yatanlar, devamlı olarak mudara edenler, yani dini korumak için dünyalık verenler, gıda maddeleri getirip ucuza satanlar, soğukta gusül abdesti alınca hastalanıp ölenler, her sabah, akşam devamlı olarak 3 defa; “E’ûzü billâhissemî’il’alîmi mineş-şeytânirracîm” ile Haşr sûresinin sonunu, yani Hüvallahüllezî.. yi okuyanlar ahiret şehidi olurlar. (Seâdet-i Ebediyye: 998)

İSLÂMİYYETDE KESB VE TİCÂRET

Hakîkat Kitâbevi Yayınları-Tam İlmihal Se`âdet-i Ebediyye-Sf.786-787-788-789

Aşağıdaki yazı, (Rıyâd-un-nâsıhîn)den terceme edildi:

Kesb, halâl mal kazanmak demekdir. Bütün ibâdetlerin kabûl olması, halâl lokmaya bağlıdır. Hadîs âlimi Ahmed bin Abdüllah İsfehânî, (Hilyet-ül-evliyâ) kitâbında diyor ki, (Büyüklerden çoğu buyurdu ki, ibâdetler on kısmdır: Dokuz kısmı halâl kazanmakdır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibâdetlerdir). O hâlde, mü'minler halâl kazanmağa çalışmalıdır. Harâmdan ve şübhelilerden kaçınmalıdır. Ebû Hüreyre "radıyallahü anh" buyuruyor ki, Resûlullahdan "sallallahü aleyhi ve sellem" işitdim. Buyurdu ki, (Allahü teâlâ güzeldir. Yalnız güzel yapılan ibâdetleri kabûl eder. Allahü teâlâ, Peygamberlerine emr etdiğini, mü'minlere de emr etdi ve buyurdu ki, ey Peygamberlerim! Halâl yiyiniz ve sâlih, iyi işler yapınız! Mü'minlere de emr etdi ki, ey îmân edenler! Sizlere verdiğim rızklardan halâl olanları yiyiniz!). Resûl "aleyhisselâm" sözüne devâm ederek buyurdu ki, (Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göke doğru uzatıp düâ ediyor. "Yâ Rabbî!" diye yalvarıyor. Hâlbuki yidiği harâm, içdiği harâm, gıdâsı hep harâm. Bunun düâsı nasıl kabûl olur?). Ya'nî harâm yiyenin düâsı kabûl olmaz buyurdu. İşte harâmı, halâli, şübhelileri ve fâizi bilmiyen, bunları birbirinden ayıramıyan, harâmdan kurtulamayıp, ibâdetleri boşuna gider.

En üstün kesb yolu, silâhla ve kalemle cihâddır. İkinci derecede ticâret, üçüncüsü zirâ'at, dördüncüsü san'atdir. Demek ki, kıymetli kazanç yolu, bu dördüdür.

[Cihâd, insanların islâmiyyeti işitmelerine ve müslimân olmalarına mâni' olan zâlimleri, sömürücüleri ortadan kaldırarak, insanların müslimân olmakla şereflenmeleri için yâhud müslimânlara saldıran kâfir, zâlim ordularına karşı müslimânların mallarını, canlarını ve ırzlarını, nâmûslarını korumak için, can ile, mal ile, propaganda ile harb etmek, savaşmak demekdir. Cihâdı devlet yapar. Milleti sulh zemânında cihâda hâzırlamak, yetişdirmek, devletin vazîfesidir. Müslimânların cihâd yapması, cihâd sevâbına kavuşması, devletin cihâd yapmak veyâ cihâda hâzırlanmak için yapdığı da'vete, çağrıya ve kumandanların emrlerine itâ'at etmesi, askerlik vazîfesini yapması demekdir. Devletin izni ve kumandanının emri olmadan, herkesin başkasına saldırması, cihâd olmaz. Çapulculuk, eşkıyâlık olur. Büyük günâh olur. İbni Âbidîn diyor ki, (Devletin harb etmesi, bunun için de, zemânın en mükemmel silâhlarını yapması, milletin de, devlete yardım, itâ'at etmesi vâcibdir. Devletin, askerce ve silâhca dahâ üstün olan düşmana harb i'lân etmesi, câiz değildir. Düşman hücûm edince, herkesin cihâd etmeleri farz olur ise de, arzû edip de, devlet ve ordu, harb etmediği için veyâ men' olunduğu için cihâd edememek günâh olmaz. Harb edince, boş yere ölecekleri, etmezlerse esîr olacakları biliniyorsa, harb etmeleri lâzım olmaz. Müslimânların herhangi sûret ile helâk olmalarından korkulursa, kâfirlere mal vererek sulh olunur). [Buradan anlaşılıyor ki, zulmden, fitneden kurtulmak için, mal vermek câiz olmakdadır.] Kâfirler istîlâ ederse, Dâr-ül-islâma hicret edilir. Hicret edemezse ve gelen kâfir devlet zulm ederse, zulm yapmıyan kâfir memleketine hicret edilir.

(Fetâvâ-yı Hindiyye)de diyor ki, (Müslimânların adedi, kâfirlerin yarısından az değil ise ve silâhları var ise, kaçmaları halâl olmaz. Silâhları yok ise, silâhlı olan düşmandan kaçmaları câiz olur. [Meselâ füzesi yok ise, füzesi olan düşmandan kaçması câiz olur.] Bunun gibi, bir kişinin üç kişiden kaçması câiz olur. Adedleri onikibin olan ordunun, katkat fazla olan düşmandan kaçması halâl olmaz. Düşmanın silâh ateşi ile hedef aldığı yerden kaçmak câizdir).

Cihâd hakkında, fıkh kitâblarında uzun bilgi verilmekdedir. Bilhâssa imâm-ı Muhammed Şeybânînin (Siyer-i kebîr) kitâbını, allâme, şems-ül-eimme Serahsî şerh etmiş ve bunu, Ayntablı Muhammed Münîb efendi türkceye terceme etmiş ve [1241] de basılmış olup, cihâda âid ince bilgileri hâvî büyük bir kitâbdır.

Kesbin beşinci yolu, hizmetdir. Yûsüf "aleyhisselâm", Enbiyâ-i ülil-emr-i velebsârdan olduğu hâlde, kulların sıkıntıda olduğunu görüp, hükûmet reîsi kâfir olduğu hâlde, ona giderek vazîfe istedi. Böylece, insanlara hizmet etdi. O hâlde, kullara hizmet edeceğini bilen ve bunu kendinden başka yapacak kimsenin bulunmadığını gören, bu vazîfeye bir zâlimin geçmesini önlemek ve müslimânlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazîfe istemelidir. Münhal imâmlığı, müftîliği, vâ'ızlığı, öğretmenliği, polisliği istid'â, ya'nî taleb etmelidir. Bir iyilik yapamasa da, hiç olmazsa, müslimânların zararına çalışmağı önlemek de ibâdet olur. Vazîfeden isti'fâ etmek de, bunun için, câiz değildir.

Kesb, malı artdırır. Fekat, rızkı artdırmaz. Rızk, mukadderdir. İnsanlar (Müşevveş-üz-zihn) yaratıldığı için, kesb etmek emr olundu. Rızk, ma'âşa, mala, çalışmağa bağlı değildir. Böyle olmakla berâber, çalışmak lâzımdır. Çünki, ef'âl-i ilâhiyye, sebebler altında tecellî eder. Âdet-i ilâhiyye böyledir. Fekat, ba'zan, denenilen sebeb elde edilir de, fi'l hâsıl olmıyabilir. Yâhud, sebebsiz de, hâsıl olabilir].

Abdüllah bin Mes'ûd "radıyallahü anh" buyuruyor ki, alış-veriş, ya'nî ticâret ilmini bilmiyen fâiz yir. İmâm-ı Begavî, (Mesâbîh) kitâbında bildiriyor ki, gasîl-ül-melâike adı ile şereflenmiş olan Hanzalanın oğlu Abdüllah "radıyallahü anhümâ" dedi ki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki: (Bile bile bir dirhem gümüş değerinde fâiz yimek, otuz zinâdan dahâ çok günâhdır).

Mal mü'minin yardımcısıdır. Çalışınız, halâl kazanınız! Öyle bir zemânda bulunuyorsunuz ki, muhtâc olursanız, dîninizi verip alırsınız. Dîni verip de yimemek için, alın teri ile yimelidir. Hadîs-i şerîfde,(Elinin emeği, alnının teri ile yi, dînini satıp yime!) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Halâle, harâma dikkat ederek çalışıp kazanan kimseyi, Allahü teâlâ çok sever). Bir hadîs-i şerîfde, (Bir dirhem gümüş kıymetinde harâm alan kimseyi, yirmibeşbin sene Cehennemde bırakacaklardır) buyuruldu. (Muhît) kitâbında diyor ki, (Açlıkdan ölmek üzere olan kimse, ölmüş köpek ile başkasına âid koyun eti bulsa, ikisi de harâm ise de, başkasının malını yimeyip, köpeği yimesi lâzımdır. Köpek yok ise, başkasının malını, ölmiyecek kadar yiyebilir). Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki,(Bir zemân gelecek ki, insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp, halâlini, harâmını düşünmiyecekler). O hâlde, bir müslimân, her aldığını, halâl mi, harâm mı düşünmeli, harâm ise almamalıdır. Aldığı şeyde hakkı olanlara vermeği, fakîrlere, garîblere yardım etmeği düşünmelidir. Çünki, insanların iyisi, insanlara iyilik edendir. İnsanların kötüsü, insanlara kötülük edendir. İnsan, kazandığına kanâ'at etmeli, Allahü teâlânın taksîmine râzı olmalıdır. (Kanâ'at eden doyar) buyuruldu. Allahü teâlâ, beş şeyi, beş şey içine koymuşdur. Bu beş şeyi alan, içindekine kavuşur: İzzeti, şerefi, ibâdete; zilleti, sefâleti, günâha; ilmi, hikmeti, çok yimemeğe; heybeti, i'tibârı, gece nemâz kılmağa; zenginliği, kimseye muhtâc olmamağı da, kanâ'ate tâbi' kılmışdır.

(Buhârî)deki bir hadîs-i şerîfde buyuruluyor ki, (İnsanın yidiklerinin en hayrlısı, iyisi, bileği ile kazanıp yidiğidir. Allahü teâlânın Peygamberi Dâvüd "aleyhisselâm" elinin emeği ile kazanıp yirdi).

Fârisî (Tezkiret-ül-Evliyâ) kitâbında diyor ki, İbrâhîm Edhem "kuddise sirruh" hazretlerine, falanca yerde bir genç var. Gece gündüz ibâdet ediyor. Vecde gelip kendinden geçiyor, dediler. Gencin yanına gidip, üç gün müsâfir kaldı. Dikkat etdi, söylediklerinden dahâ çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, hâlsiz, habersiz, gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli hâline şaşıp kaldı. Genci, şeytân aldatmış mıdır, yoksa hâlis ve doğru mudur anlamak istiyordu. Yidiğine dikkat etdi. Lokması halâlden değildi. (Allahü ekber, bu hâlleri hep şeytândandır) deyip, genci evine da'vet etdi. Kendi lokmalarından bir dâne yidirince, gencin hâli değişip, o aşkı, o arzûsu, o gayreti kalmadı. Genç, İbrâhîme sorup, (Bana ne yapdın?) deyince, (Lokmaların halâlden değildi. Yemek yirken, şeytân da mi'dene giriyordu. O hâller, şeytândan oluyordu. Halâl yiyince şeytân giremedi. Asl, doğru hâlin meydâna çıkdı) dedi.

Harâm yimek, kalbi karartır, hasta eder. Aynı kitâbda Zünnûn-i Mısrî "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" buyuruyor ki: Kalbin kararmasının dört alâmeti vardır: 1- İbâdetin tadını duymaz. 2- Allah korkusu, hâtırına gelmez. 3- Gördüklerinden ibret almaz. 4- Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrıyamaz.

Ebû Süleymân-ı Dârânî "kuddise sirruh" buyurdu ki, halâlden bir lokma az yimeği, akşamdan sabâha kadar nemâz kılmakdan dahâ çok severim. Çünki, mi'de dolu olunca, kalbe gaflet basar. İnsan Rabbini unutur. Halâlin fazlası böyle yaparsa, mi'deyi harâm ile dolduranların hâli acabâ nasıl olur? Sehl bin Abdüllah-i Tüsterî "kuddise sirruh" buyuruyor ki, yolumuzun esâsı üç şeydir: Halâl yimek, ahlâk ve amelde Resûl aleyhisselâma tâbi' olmak ve (ihlâs) ya'nî her işi, yalnız Allah rızâsı için yapmakdır. (Risâle-i kuşeyriyye)de buyuruyor ki, İbrâhîm Edhem "kuddise sirruhümâ" buyurdu ki: Temiz ve halâl yi de, ister sabâha kadar ibâdet et, ister uyu ve ister, hergün oruc tut, ister tutma!

(Kimyâ-i se'âdet) kitâbı, üçüncü aslında buyuruyor ki: Bu dünyâ, âhıret yolcularının bir konak yeridir. İnsana burada yiyecek ve giyecek lâzımdır. Bunlar ise çalışmadan ele geçmez. Her ân mal kazanmak için uğraşan aldanmışdır. Hem âhıret için hâzırlanmalı, hem de dünyâ ihtiyâclarını kazanmalıdır. Fekat, bunları da, âhıret yolculuğunda lâzım olduğunu düşünerek kazanmalıdır.

Kendinin ve çoluk çocuğunun ihtiyâclarını halâlden kazanmak, kimseye muhtâc kalmamak, cihâd etmekdir. Birçok ibâdetlerden dahâ sevâbdır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", bir sabâh, Eshâbı ile konuşurken, kuvvetli bir genç, erkenden dükkânına doğru geçdi. Ba'zıları, erkenden dünyâlık kazanmağa gideceğine, buraya gelip birkaç şey öğrenseydi iyi olurdu, deyince, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", (Öyle söylemeyiniz! Eğer kimseye muhtâc olmamak ve ana, baba, çoluk çocuğunu da muhtâc etmemek için gidiyorsa, her adımı ibâdetdir. Eğer, herkese öğünmek, keyf sürmek niyyetinde ise, şeytânla berâberdir) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfde, (Bir müslimân, halâl kazanıp, kimseye muhtâc olmaz ve komşularına, akrabâsına yardım ederse, kıyâmet günü, ayın ondördü gibi parlak, nûrlu olacakdır). Bir hadîs-i şerîfde, (Doğru olan tüccâr, kıyâmetde sıddîklarla ve şehîdlerle berâber olacakdır). Bir hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, san'at sâhibi mü'mini sever). Bir hadîs-i şerîfde, (En halâl şey, san'at sâhibinin kazandığıdır). Bir hadîs-i şerîfde, (Ticâret yapınız! Rızkın onda dokuzu ticâretdedir). Bir hadîs-i şerîfde,(Kendini başkasından sadaka istiyecek hâle düşüreni, Allahü teâlâ yetmiş şeye muhtâc eder) buyurdu.

[Bu hadîs-i şerîfler karşısında, din düşmanları utansın! İslâmiyyet ticârete, san'ate, ferdin istihsâl kapasitesinin genişlemesine, ekonomik sâhada ilerlememize mâni' olmuş diye gençleri aldatmakdan vaz geçsinler!]

Îsâ "aleyhisselâm" birine, (Ne iş yapıyorsun?) dedi. İbâdetle vakt geçiriyorum deyince, (Nerden yiyip geçiniyorsun?) buyurdu. Herşeyimi kardeşim veriyor, deyince, (O hâlde, kardeşin senden dahâ kıymetli ibâdet yapmakdadır) buyurdu.

Ömer "radıyallahü anh" buyuruyor ki, (Çalışınız, kazanınız, Allahü teâlâ rızkımı çalışmadan gönderir, demeyiniz! Allahü teâlâ, gökden para yağdırmaz). Lokman hakîm, oğluna nasîhat verirken, (Çalış, kazan! Çalışmayıp, herkese muhtâc kalanların dîni ve aklı noksân olur ve iyilik etmekden mahrûm kalır ve herkesden hakâret görür) buyurdu. Büyüklerden birine sordular ki, özü sözü doğru olan tüccâr mı, yoksa geceleri nemâz kılan, gündüzleri oruc tutan âbid mi yüksekdir? (Emîn olan tüccâr dahâ kıymetlidir. Çünki, şeytânla her sâat cihâd etmekdedir. Şeytân, alışda, verişde, dartmada onu aldatmağa uğraşmakda, o ise Allahü teâlânın emrini, rızâsını gözetmekdedir) dedi. Ömer "radıyallahü anh" buyuruyor ki, (Alış-veriş ederken, halâl kazanırken cân vermeği, başka şeklde ölmekden dahâ çok severim). İmâm-ı Ahmed ibni Hanbelden "rahmetullahi aleyh" sordular ki, hergün sabâhdan akşama kadar câmi'de ibâdet edip Allahü teâlâ, benim rızkımı nerden olsa gönderir diyen bir kimse nasıl bir adamdır?

Cevâbında buyurdu ki, (Bu kimse câhildir. İslâmiyyetden haberi yokdur. Çünki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki, (Allahü teâlâ benim rızkımı, süngümün ucuna koymuşdur).Ya'nî rızkım, islâm dînine ve müslimânlara saldıran kâfirlerle harb etmekle gelmekdedir). Görülüyor ki, harbde düşmandan alınan ganîmet ve sulhde, harbe hâzırlananların aldıkları ücret halâl rızkdır. İmâm-ı Evzâî, İbrâhîm Edhemi "rahmetullahi aleyhimâ" gördü ki, sırtında bir yığın odun götürüyor. Niçin bu kadar sıkıntı çekiyorsun? Kardeşlerin, seni hiçbirşeye muhtâc bırakmıyor dedi. İbrâhîm Edhem "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" buyurdu ki, öyle söyleme, hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Halâl kazanmak için sıkıntı çekenlere Cennet vâcib olur).

Aşkın bağında açan güllere, bülbül olan,

islâmın hasret ile, beklediği kahramân,

ma'şûkunun aşkından yanıp yanıp kül olan,

ağlasa yeri vardır, seni görmiyen zemân!

 

İlmîle, irfânîle, sâhib olan (Sıla) ya,

iki temel bilgiyi, vasleden bir araya,

dalıp ucsuz bucaksız, o mu'azzam deryâya,

ve bu Zikr deryâsından en büyük payı alan!

 

Kimi sâhile gider ve bu bana yeter der;

kimi uzakdan görür, mest olur, başı döner;

kimi yalnız seyreder, kimi bir katre içer;

bir sensin, bu deryâdan, içip içip de kanan!

 

Kur'ândan, hadîslerden sonra, gelir eserin,

rûhlara şifâ olan, o mubârek sözlerin,

baş kumandanısın sen, velîlerin, erlerin!

ve (Müceddid-i elf-i sânî) adını alan!

 

Bize seni duyuran, fıtraten dostun olan,

ve cihânda bir tekdir, senin izinde kalan,

(Seyyid Abdülhakîm) O, senin aşkınla yanan,

hurmetine nasîb et, bize şefâ'atından!

 

Eserinle cihânı, yeniden tenvîr eden,

sihirli bir kuvvetle, bizi kendine çeken,

ondördüncü yüzyılın, zulmetini gideren,

(Arvâs)ın ışığıdır, gerisi hayâl, yalan!

 

Biz onun talebesi, o sizin tâlibiniz,

muhakkak aks yapar, o nûrlu kalbleriniz,

belli, birbirinize, âşıksınız ikiniz,

ve size âşık olur, (Mektûbât)ı anlıyan!

Hakîkat Kitâbevi Yayınları-Tam İlmihal Se`âdet-i Ebediyye-Sf.617

ALÂEDDİN KEYKUBAT

Turkiye Takvimi - 30 Kasım 2013

Anadolu Selçukluları'nın üçüncü hükümdarıdır. Çok zekî, çalışkan ve dindar birisiydi. Moğolların ve Haçlıların Anadolu'ya yaptıkları birçok akını püskürterek, Anadolu'daki Türk birliğinin korunmasına büyük yardımı oldu. Geniş kültürü, üstün siyasî gücü ve samimî îmânıyle bütünleştirdiği kişiliği sâyesinde, Anadolu Selçukluları'nın kendisinden çok sözü edilen bir Sultanı oldu. İlim adamlarına saygısı ve onları koruma duygusu her zaman ön plânda oldu. Kayseri'de yaptırdığı Keykubâdiye sarayında, fırsat buldukça âlimleri toplar, onlarla uzun sohbetler ederdi. "Bir millete Sultan olmak, onların sorumluluğunu, dünya ve âhıret sorumluluğunu onlarla paylaşmak demektir." diye düşünürdü.

Dönemin büyük âlimlerini ve din adamlarını Kayseri'ye getirterek, burasını büyük bir kültür merkezi hâline dönüştüren Alâeddin Keykubat, Türkçeden başka, Arapça, Farsça ve Rumcayı da biliyor ve bu dillerle konuşup yazabiliyordu.

Daha sağlığında iken kendisine "Dünya Sultanı" deniliyordu. Ona bu sıfatı, siyasette, kültürde, ekonomide ve hukukta çok ileri noktada bulunmasından dolayı vermişlerdir.

Moğol hükümdarlarının İslâm ülkelerine yapacakları akınları ilk sezen oluşu ve bu konuda İslâm ülkeleri arasında ilk defâ Kayseri'de "Uluslararası Güçbirliği Konferansı"nı düzenlemesi, onun siyasetteki ufkunu göstermesi bakımından önemlidir. Yine Alâeddin Keykubat, dünya tarihinde ilk defâ denizlerde ve kendi topraklarında zarar gören tüccarın malını devlet tarafından ödedi. Böylece ilk defâ, bir nevi malî sigorta sistemini ve güvenliğini sağlamış oldu.

Kayseri'nin Mânevî Mîmarları

DOĞRU İMAN NEDİR?

Türkiye Gazetesi-M. Ali Demirbaş-04/12/2013

Sual: İmanın doğru olması için gerekli şartlar nelerdir?

CEVAP: İman doğru olmadıkça, ibadetlere sevab verilmez. Onun için, doğru imanı öğrenip ona göre iman etmek şarttır. İmanın doğru olması için gerekli şartlardan bazıları:

1- İmanda sabit olmak: (Üç yıl sonra İslamiyet’i bırakıp Hristiyan olacağım) diyen, o anda dinden çıkıp kâfir olur.

2- Havf ve recâ arasında olmak: Yani Allah’ın azabından korkmak ve rahmetinden ümit kesmemek gerekir.

3- Can boğaza gelmeden iman etmek: Ölürken, âhiret hâllerini gördükten sonra kâfirin imanı geçerli olmaz, fakat o anda da, Müslümanın günahlardan tevbesi kabul olur.

4- Güneş batıdan doğmadan önce iman etmek: Güneş batıdan doğunca tevbe kapısı kapanır.

5- Gaybı yalnız Allahü teâlâ bilir: Allah bildirirse peygamberin veya evliyanın da bilebileceğine inanmak gerekir.

6- Kâfirliğe sebep olan bir şeyi kullanmamak ve söylememek: Mesela haç takmamak, şakadan da olsa, (Ben kâfirim) dememek gerekir.

7- Dînî bir hükümde şüphe etmemek: Mesela (Namaz ve tesettür farz mı, şarap haram mı?) diye tereddüt etmemek gerekir.

8- İtikadını İslam dininden almak: Tarihçilerin, felsefecilerin değil, Resulullah'ın bildirdiği ve Ehl-i sünnet âlimlerinin açıkladığı şekilde iman etmek.

9- Amentü’deki altı esasa inanmak: Hayrın, şerrin ve her şeyin Allah’tan olduğuna inanmak gerekir. İnsanda irade-i cüziyye vardır. İşlediği günahlardan mesuldür. İmanın şartını beşe indiren ve yediye çıkaran sapıklar varsa da, imanın şartlarından herhangi birini inkâr eden veya yeni şart ilave eden kâfir olur.

10- Hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere olmak: Sevgi ve nefreti yalnız Allah için olmak. Allah düşmanlarını sevmek, onları dost edinmek, Allah dostlarına düşman olmak küfrü gerektirir. Mesela kâfir olan Sokrat’ı sevmek, İmam-ı Gazali’ye düşman olmak gibi.

11- Ehl-i kitabın da cehennemlik olduğuna inanmak: Onların Cennete gireceğine inanan kâfir olur.

12- Ehl-i sünnet vel cemaate uygun itikad etmek: (Bu konu yarınki yazıda açıklanmaktadır.)

MELEKLERE İMAN NASIL OLMALI?

Türkiye Gazetesi-Mustafa Doğrusöz-04/12/2013

Önceki haftalarda, imanı ve imanın birinci şartı olan "Allaha iman"ı yazmıştık. Bugün de, imanın ikinci şartı olan "Meleklere iman"dan bahsetmek istiyoruz efendim...

Melekler, hayat sahibi, diri, nurani yaratıklar olup, akıl sahibidirler. Allahü teâlânın sevgili ve kıymetli kullarıdır, ortakları ve kızları değildir. Allahü teâlânın emirlerine itaat ederler, isyan etmezler. Günah işlemezler. Erkek ve dişi değildir. Evlenmezler, doğurmazlar, çoğalmazlar, çocukları olmaz, yiyip içmezler. Peygamberlerin kitaplarını getiren de bunlardır. Bunlar hata etmez, unutmaz. Hile yapmaz, aldatmazlar. Bunların Allahü teâlâdan getirdikleri hep doğrudur, şüpheli, ihtimalli değildir. Kendilerine verilen emirleri yapmaktan başka işleri yoktur...

Meleklerin en üstünleri 4'tür: Cebrail aleyhisselam: Meleklerin en üstünüdür. Vazifesi, Peygamberlere vahiy getirmek, emir ve yasakları bildirmektir. Cebrail aleyhisselamın günah işleyeceğini veya yanlış bir iş yapacağını sanmak çok tehlikelidir.

İsrafil aleyhisselam: "Sur"a üfürmekle vazifelidir. Birinci üfürmesinde hasıl olan sesi işiten, Allahü teâlâdan başka her diri ölecek, ikincisinde hepsi tekrar dirilecektir.

Mikail aleyhisselam: Rızık gönderilmek, ucuzluk, bolluk, kıtlık, pahalılık ve her maddeyi hareket ettirmekle vazifelidir.

Azrail aleyhisselam: İnsanların ruhunu almakla vazifelidir.

Meleklere hakaret eden Müslüman dinden çıkar. Bütün melekler günahsızdır, cani, işkenceci, zalim değildir. Allahü teâlânın emrini yerine getirirler. (Feraid-ül-fevaid)

Dört büyük melekten sonra üstün olan melekler dört sınıftır:

1- Hamele-i Arş denen melekler dört tanedir. 2- Huzur-i ilahide bulunan meleklere, Mukarrebin denir. 3- Azap meleklerinin büyüklerine, Kerubiyan denir. 4- Rahmet meleklerine, Ruhaniyan denir... Bunların hepsi, meleklerin üstünleridir.

Cennet meleklerinin büyüklerinin adı Rıdvan’dır. Cehennem meleklerine zebani denir. Bunlar cehennemde emredilen vazifelerini yapar. Cehennem ateşi bunlara zarar vermez. Denizin balığa zararlı olmaması gibidir. Cehennem zebanilerinin büyükleri 19 tanedir. En büyüğünün ismi Malik’tir.

Her insanın, hayır ve şer, bütün işlerini yazan, ikisi gece, ikisi gündüz gelen dört meleğe kirâmen kâtibîn, cinden koruyan meleklere hafaza melekleri denir...

Kabirlerde, kâfirlere ve âsi Müslümanlara azap edecek melekler ve kabirde sual soracak melekler vardır. Sual meleklerine Münker ve Nekir denir. Müminlere soranlara Mübeşşir ve Beşir denir.

Sayısı en çok olan mahlûk meleklerdir. Bunların sayılarını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Göklerde, meleklerin ibadet etmedikleri, boş bir yer yoktur. Göklerin her yeri, rükûda veya secdede olan meleklerle doludur. Göklerde, yerlerde, otlarda, yıldızlarda, canlılarda, cansızlarda, yağmur damlalarında, ağaçların yapraklarında, her molekülde, her atomda, her reaksiyonda, her harekette, her şeyde meleklerin vazifeleri vardır. Her yerde, Allahü teâlânın emirlerini yaparlar. (İtikadname)

ABDÜLKADİR MUHÂCİR

Türkiye Gazetesi-Vehbi Tülek-04/12/2013

Abdülkadir Muhâcir rahmetullahi aleyh, Kuzey Irak'ta yetişen evliyâdandır. 1796 (H.1211)’de Senendec’de doğdu 1886 (H.1304)’de Süleymâniye’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:

Bütün ibadetler namaz içinde toplanmıştır. Kur’ân-ı kerîm okumak, tesbîh söylemek, Resûlullaha salevât söylemek ve günâhlara istiğfâr etmek ve ihtiyaçları yalnız Allahü teâlâdan isteyerek Ona dua etmek namaz içinde toplanmıştır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, cansızlar da namazda oturur gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibadetlerinin hepsini yapmaktadır. Namaz kılmak, miraç gecesi farz oldu. O gece, mi’râc yapmakla şereflenen, Allahın sevgili Peygamberine uymayı düşünerek namaz kılan bir Müslüman, O yüce Peygamber gibi, Allahü teâlâya yaklaştıran makamlarda yükselir. Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi, bu ümmete merhamet ederek, büyük ihsânda bulunmuşlar, namaz kılmayı farz etmişlerdir. Namaz kılarken hâsıl olan safâ ve huzur şaşılacak şeydir. Namaz kılarken Allahü teâlâyı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmaktadır. Bu hâlin hâsıl olduğunu tasavvuf büyükleri söz birliği ile bildirmişlerdir.

İslâmiyetin başlangıcında namaz Kudüs’e karşı kılınırdı. Beyt-ül-mukaddese karşı kılmayı bırakıp, İbrâhîm aleyhisselâm’ın kıblesine dönmek emrolunduğu zamân, Medîne’deki Yahûdîler kızdılar. (Beyt-ül-mukaddese karşı kılmış olduğunuz namazlar ne olacak?) dediler. Bekara sûresinin 143'üncü âyet-i kerîmesi gelerek, (Allahü teâlâ îmânlarınızı zâyi eylemez!) meâlinde buyuruldu. Namazların karşılıksız kalmayacakları bildirildi. Namaz, îmân kelimesi ile bildirildi. Bundan anlaşılıyor ki, namazı sünnete uygun olarak kılmamak, îmânı zâyi etmek olur. Resûlullah efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte, (Yâ Bilâl! Beni râhatlandır!) buyuruldu ki, (Ey Bilâl! Ezan okuyarak ve namazın ikâmetini söyleyerek, beni rahata kavuştur) demektir.

Namazdan başka bir şeyde rahatlık arayan kimse, makbul değildir. Namazı zâyi eden, elden kaçıran, başka din işlerini daha çok kaçırır.

Âlemlerin Rabbinin mahbûbu Muhammeddir.

Cismi pâk, ismi Ahmed, âlemlere rahmetdir.

Hulk-i azîm sâhibi Levlâke.... muhâtabı,

Menba-ı ilm, edeb, feyz, nûr ve muhabbetdir.

Odur gerçek vâsıta, Hak'la kul arasına,

Sözü şifâ rûhlara, adı gönül pasına.

Odur hakîkî tabîb, me'yûs kalb hastasına,

Değil kendi, ümmeti, meleklerden yüksekdir.

Bu en seçkin kuluna, Hak yardımcılar verdi,

En sevdiği kulları ona Eshâb eyledi.

Resûlullah: yolları, benim yolumdur dedi,

Asrların iyisi bu asrı göstermişdir.

Muhammed Mustafâyı canından çok sevdiler,

Mal, mülk, makâmlarını, uğruna terk etdiler.

İslâmı yaymak için severek can verdiler,

Yâ Rab, bu ne güzel hâl, yâ Rab, bu ne izzetdir.

Onun bir sohbetinde nefsleri pâk oldu.

Kalblerine ma'rifet, feyz, nûr, tecellî doldu.

Evliyâ hâllerini onlar bir anda buldu,

Ve hep Ona uydular, bu ne büyük şerefdir.

Onlar hepsi âdildir, kimseye zulm etmezler,

Nefsleri için aslâ, hilâfet istemezler.

Bu yüzden harb etmezler, birbirini üzmezler,

En yüksek makâmdalar ve hepsi müctehiddir.

Hakîkat Kitâbevi Yayınları-Tam İlmihal Se`âdet-i Ebediyye-Sf.742

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Demokrasi ve Milli Birlik Günü

  GÜNÜN TARİHİ.............. DEMOKRASİ VE MİLLİ BİRLİK GÜNÜ Türkiye Takvimi - 15 Temmuz 2018 15 Temmuz darbe teşebbüsünün amacı; meşru otoriteyi ortad...

Hanımla iyi geçinmek

  SOHBET............... HANIMLA İYİ GEÇİNMEK Türkiye Takvimi - 13 Temmuz 2018 Peygamber Efendimiz, hanımlarına karşı çok latîf-lütufkâr-âlicenâb davra...

Etrafımız fesat çemberi

  MAKALE............... ETRAFIMIZ FESAT ÇEMBERİ Türkiye Takvimi - 09 Temmuz 2018 Tür­ki­ye ya­kın bir ge­le­cek­te en geç 2025 yı­lın­da dün­ya­nın en...
Tüm Yazıları

Hakikat Kitabevi Yayınları

Tam İlmihal Seadeti Ebediyye
Mektubat Tercemesi
İslam Ahlakı
Kıyamet ve Ahiret
Namaz Kitabı
Cevab Veremedi
Eshabı Kiram
Faideli Bilgiler
Hak Sözün Vesikaları
Herkese Lazım Olan İman
İngiliz Casusunun İtirafları
Kıymetsiz Yazılar
Menakıbı Cihar Yarı Güzin
Şevahidün Nübüvve
Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı İhlas Vakfı Hakikat Kitabevi İhlas Koleji İrfan Turizm Dinimiz İslam Huzur Pınarı Altın Çınar Genç Girişimciler Kulübü Adem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği Bülent Gençer Vakfı